All for Joomla All for Webmasters
Salı, 23 Haziran 2015 02:00

E. Dz. Asb. Karikatürist Özgün Uysal ile Söyleşi

Öğeyi Oyla
(13 oy)
B

u söyleşimizde konuğumuz, ulusal ve uluslararası bir çok çalışmaya imza atmış, 1978 yılından beri karikatür, çizgi roman ve yazıları yurtiçinde ve yurtdışında yayımlanan (E) Deniz Asubayı Özgün Uysal. Bu keyifli söyleşinin altındaki resim galerimizde Sn. Uysal'a ait eserlerden bazılarını ve yaşamından kesitleri içeren fotoğrafları görüntüleyebilirsiniz.

Şimdi kendisiyle yaptığımız keyifli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.
  • Emekli Asubaylar :  Sayın Özgün Uysal nezaket gösterip söyleşi talebimize olumlu yanıt verdiğiniz için teşekkür ederiz. Siz, 11emekli bir deniz asubayı olarak bir meslektaşımızsınız, ancak aynı zamanda bir karikatür sanatçısı, bir çizgi roman ressamı ve dahası fantastik sinema tarihimize kazandırdığınız yaratıcı figürlerinizle de müstesna bir yere sahipsiniz. Tüm bunları elbette konuşacağız ama öncelikle hem askerlik, hem de sanat geçmişinize dair okuyucularımıza neler söylemek istersiniz??
  • Özgün Uysal : Öncelikle, emekliasubaylar.org sitesi olarak benimle söyleşi yapmak istemeniz nedeniyle gururAhmet Uysal duyduğumu ifade eder, siteye emeği geçen tüm meslektaşlarımıza teşekkür ederim. İsterseniz öncelikle sanat geçmişimden başlayalım. Zira sanata olan yatkınlığım ve bu konuda yaptığım çalışmalar, askerlik mesleğimden önceki tarihlere rastlamaktadır. Şair ve Yazar olan babam Ahmet Uysal Savaştepe Köy Enstitüsü mezunu bir ilköğretmendi; sonrasında Gazi Eğitim Fakültesi’ne devam ederek MEB Müfettişi oldu. Onun müfettişlik görevi nedeniyle 60’lı yılların sonunda Yozgat’ta ikamet ediyorduk. Ağabeyim ve bana sürekli olarak o dönemde çok popüler olan Doğan Kardeş dergisi ve Teks çizgi romanı alırdı. Teks’in, Kızılderililerin dostu olduğunu, beyaz adamın onları ezdiğini, Amerikan topraklarının asıl sahiplerinin Kızılderililer olduğunu,tex Teks’in bir Kızılderili kadın ile evlendiğini ve karısının beyaz adamlar tarafından öldürüldüğünü, bu nedenle de Teks’in Kızılderili halkının yanında olmaya yemin ettiğini anlatmıştı. Oysa sinemalarda oynayan filmlerde ve diğer çizgi romanlarda Kızılderililer hep kötü gösterilmekteydi. İşte, babamın bu anlattıkları ile küçücük kalbimde önce adalet duygusu yeşermeye başlamıştı. Doğan Kardeş dergisinde yer alan muhtelif çizgi romanlar ise içimde bir çizerlik duygusu uyandırmaya başlamıştı. Okumuş, aydın bir insan olan babam, bizlere seçme çizgi romanlar aldığı gibi, her hafta ağabeyim ve beni belediye sinemasına aksatmadan gönderirdi. İşte o zamanlar ilk kez foto romanlardan ya da çizgi romanlardan sinemaya aktarılan fantastik filmlerle de tanıştım ve bir anda tutkunu oluverdim. Nasıl olmazdım ki, beyaz kağıdın üzerine siyah beyaz çizgilerle çizilmiş kahramanlar, bir anda canlanarak beyazperde üzerindeklink1 hareket kazanmışlardı. Tarkan,  Karaoğlan, Killing, Superman, Tommiks... İlköğrenimim süresince hem bu çizgi roman karakterlerini hem de kendi hayalimdeki karakterleri çizgi roman haline getirmeye başlamış, bir yandan da karikatürler çizmeye başlamıştım. 1973 yılında babamın görev bölgesi Bursa olmuştu, evimizi Bursa merkeze taşımıştık. 1975 yılında Semuşkin’in yazdığı “Merhaba Çukotka” adlı romanın içinde yer alan bir eskimo öyküsünü çizgi roman haline getirdiğimde 11 yaşımdaydım ve bu çizgi romanı benim çizdiğime çoğu kişiyi inandıramamıştım. 1975-1978 yılları arasında ortaokul öğrencilik dönemimde ise bilim-kurgu tarzında, “Geçmişten Gelen Adam” adlı bir çizgi roman çizdim. Konusu, nükleer bir savaş sonrası dünyada yaşananları anlatıyordu. Bu çizgi romanımı İstanbul’a Can Yayınları’na ve Hürriyet Gazetesi’nde “Gerçek Hayat Hikayeleri” adlı bir çizgi roman serisi çizen Faruk Geç’e götürdüm. Ancak karşılarında 13-14 yaşlarında bir çocuk gören bu insanlar, önce inanmıyorlar, yanlarında oturup çizdiğim zaman ise söyleyecek bir söz bulamıyorlardı. Yaşımın küçük olması nedeniyle benimle bir sözleşme yapacak durumları da yoktu tabii ki. Çocukluk hayallerim ve ideallerim içinde Güzel Sanatlar Akademisi’ne girip devam etmek ve diplomalı bir sanatçı olmak vardı. Tabi her zaman evdeki hesap çarşıya uymuyor. Ben ilkokula başlamadan önce annem ve babam boşanmış, babam bir başka kadınla evlenmişti. Üvey annemizle hiç yıldızımız barışmıyordu. Ağabeyim ve bana sürekli eziyet ediyor, babama karşı kötülüyordu. Hayatım sanki tipik bir Kemalettin Tuğcu hikayesi gibiydi. 1978 yılında bir anda karar verdim ve 14Dz.Asb.Okulu’nun sınavına girdim. Okulu kazanıncaya kadar ne askerlik hakkında, ne de subay ve asubay arasındaki fark hakkında hiçbir bilgim yoktu. Tek amacım, bir an önce evden uzaklaşmaktı. Okulumuzun İstanbul’da olmasının büyük artıları vardı. İstanbul, Türkiye’nin basın sektörünün kalbiydi. 1978-1981 yılları arasında Dz.Asb.Okulu’nda öğrenim görürken, bir yandan da hafta sonları çarşı izinlerimde Gırgır, Çarşaf, Çivi, Tarkan gibi dergilerin idarehanelerine gidiyor, çizerlerle tanışıyordum. Karacı Asubaylıktan ayrılma bir ağabeyimizin açtığı reklam şirketinde reklam grafikerliği kursu da aldım bu süre zarfında. Karikatürlerim Milliyet Çocuk, Çivi, Çarşaf gibi dergilerde yayınlanıyordu. 1979 yılında okulumuzda bir karikatür ve çizgi roman sergisi açtım. Gene aynı yıl askeri okullar arasında düzenlenen “Atatürk” konulu kalbimizdesin renkliresim yarışmasına katılarak, askeri okullar birincisi oldum; eserim TRT Tv’de yayınlandı. Tüm bu gelişmeler beni daha iyi bir çizer olmaya teşvik ediyordu. Bu döneme ait meslektaşlarıma olan en büyük katkım ise, günümüzde DAMYO öğrencilerinin kullanmaya devam ettikleri ay-yıldızlı şapka kokartını hazırlamam olmuştur. Tüm askeri okul öğrencileri içinde sadece Dz.Asb.Hzl. ve Snf.Okulu öğrencilerinin şapkalarındaki kokartlarda ay-yıldız yoktu. Çizim konusundaki yeteneğimi bilen ve bu konuda beni sürekli teşvik eden sınıf subayımız Yzb. Ertuğrul Topçu’nun teklifi ile 1979 yılında üç farklı kokart çizdim ve bunları Mercan Yokuşu’nda hazırlattırdım. Sınıf subayımız tarafından Dz.K.K.lığı’na gönderilen bu üç farklı kokarttan, şekil olarak Dz.Asb.ları tarafından kullanılmakta olan kokarta en çok benzeyeni Dz.Asb.Hzl.ve Snf.Okulu öğrencileri kokartı olarak kabul edildi ve Dz.K.K. Kıyafet Yönetmeliği’ne dahil edildi. 1979-1980 döneminden itibaren de bu kokartlar kullanılmaya başlandı.
  • E.A. Giovanni Scognamillo’nun “Fantastik Türk Sineması” adlı çalışması bu alanda yazılmış önemli bir referans kitabı olarak gösterilir. Ancak sizin hem bir icracı olarak sinemaya katkılarınızı ve hem de sinema araştırmalarınızın olduğunu biliyoruz. Bu çalışmalarınızdan bahseder misiniz?
  • Ö.U.: Az önce de bahsettiğim gibi, çizgi romanlardan ya da fotoromanlardan beyazperdeye uyarlanan fantastik filmlerle ilk kez 1970 yılında tanışmış ve bir anda tutkunu olmuştum. Ancak 70’li yıllarda Yeşilçam’ın erotik filmler furyasına kapılması, birçok yönetmen ve oyuncunun ise bu furya içinde yer almak istememesi, onları ekonomik olarak çok zora sokmuştu. Birçok yönetmen, ellerinde mevcut siyah beyaz filmleri geçinebilmek için yok pahasına satmışlar. Siyah beyaz filmler eritilip, içindeki gümüş nitrat çıkartılarak değerlendiriliyormuş. Bu vesileyle birçok film yok oldu gitti. Benim gibi fantastik film iz sürücüleri eski sinema işletmecileri ile ahbaplık kurarak, varsa depolarındaki filmleri inceleyip bu tür filmleri tekrar gün yüzüne çıkartabiliyorlar ya da yurt dışından bağlantılar kuruyorsunuz. Eskiden vizyona giren bir film Ortadoğu’ya, Yunanistan’a, Almanya’ya ya da başka bir ülkeye de satılıyordu. Oralarda sıkı bir takip yapıp, varsa bu tip filmlere ulaşabiliyorsunuz. Ama bu çok uzun, meşakkatli ve pahalı bir süreç. Giovanni Scognamillo, kendisini Türk Sineması’na ve özellikle fantastik filmlere adamış değerli bir uzman. Aynı zamanda benim gibi bir çizer olan merhum Metin Demirhan ile birlikte hazırladıkları “Fantastik Türk Sineması” adlı kitap gerçekten de önemli bir referanstır. Fantastik Türk Sineması’na çok fazla katkım olduğu söylenemez. Ben genelde bu tür filmlerin takipçisi ve koleksiyoneriyim. Yeşilçam’ın Casus Kıran (Spy Smasher), Kızılmaske (The Phantom), Maskeli Şeytan (The Phantom), Uçan Adam (Captain Marvel/SHAZAM) ve Tolga gibi birçok fantastik filmine imza atan aktör İrfan Atasoy ile irtibat kurarak kendisiyle tanıştım ve hem filmografisini hazırladım hem de detaylı bir röportaj yaptım. Günümüzde 6SinemaTürk veritabanı tarafından kullanılmakta olan İrfan Atasoy biyografisi bana aittir; inanın bu da çok güzel bir duygu benim için. Hatta Atasoy’un kızlarından Zeynep Hanım, “Özgün Bey, ne zaman internette babamla ilgili bir bilgi ya da haber aramaya kalksam, hep karşıma sizin adınız çıkıyor” diye takılmıştı bana. Merhum Metin Demirhan’ın katkıları ile Yunanistan’da Onar Film tarafından restore edilerek DVD formatında yayınlanan Türk fantastik filmleri henüz yurdumuza ulaşmadan tüm Killing serisi filmleri temin edip arşivime eklemiştim bile. Tüm Tarkan ve Karaoğlan filmlerini 80’li yıllarda Almanya’dan getirtmiştim. İnternet çağında yaşıyor olmamız çok güzel. Sosyal paylaşım siteleri sayesinde birçok sanatçıya ulaşabiliyor ve irtibat kurabiliyorsunuz. Sinema tarihimizde üç Kızılmaske filmi çeviren aktörlerden üçü ile de (İrfan Atasoy, İsmet Erten ve Levent Çakır) internet sayesinde tanıştım. Zaman zaman bilgi paylaşımları yapıyoruz. Aşağı yukarı iki yıldan beri de sinematikyesilcam.com sitesini çizgilerimle destekliyorum. Site için Yeşilçam’a emek vermiş aktör ve aktrislerimizin siyah beyaz ve renkli portrelerini çiziyorum.
  • E.A. Gerek fantastik çizgi roman, gerekse fantastik sinemanın “kahraman kültü”nden beslendiğini biliyoruz. Bizim gibi sosyolojik kümelenmesini meslekten seçkinlerin kahraman olduğu hiyerarşi piramidi ile oluşturan memleketlerde ; “Yüzbaşı Volkan, Komiser Cemil, Kaptan Yavuz” gibi figürler olmasına, kişilerden ziyade sıfatların öne çıkarılmasına şaşırmalı mıyız? Dünyadaki diğer örneklere baktığımızda hangi özellikler daha çok öne çıkarılıyor? Son olarak kahramanı asubay olan bir fantastik karakter yaratma çabanızı biliyoruz. Bu çalışmanız ne durumda?
  • Ö.U.: Aslında ABD ve Avrupa, bizim “fantastik” olarak adlandırdığımız kahramanlı filmlere “trash” yani “çöp” adını takmış, çöp film diyorlar. Bu filmlere eskiden fazla bir bütçe ayrılmazmış ama günümüzde Superman, Iron Man gibi fantastik filmlere milyonlarca dolar harcanmasına rağmen “trashfilm” adı kullanılmaya devam edilmekte. Çizgi roman kahramanlarının belirli bir sıfatlarının olmasına şaşırmamak lazım; zira bu durum sadece bizim ülkemize has bir durum değil. Amerikan Comics, Fransız Frankofon ya da İtalyan Fumetti’lere baktığınızda da durum bizden pek farklı değildir. Captain (Yüzbaşı) America, Sgt. (Çavuş) Rock, Sgt. Furry gibi sıfatlı çizgi roman kahramanları vardır. Sıfatı olmayan kahramanlarda ise muhakkak etkileyici bir “etiket” vardır. Tanrı’nın Çekici Thor, Asya Kaplanı Karaoğlan, Atilla’nın Kılıcı Tarkan… gibi. ABD ve Avrupa’da kahramanı asubay olan çokça sinema ve çizgi roman kahramanı varken, nedense ülkemizde bu durum hep ötelenmiş, film ve çizgi romanların kahramanları hep subay yapılmıştır. Merhum Ali Recan’ın çizdiği daha doğrusu adapte ettiği Yüzbaşı Volkan adlı çizgi roman kahramanının içinde zaman zaman asubaylara da yer verilmesine ve Yüzbaşı Volkan’ın en yakın dostu Hakkı Başçavuş adlı bir asubay olmasına rağmen, ülkemizde bu konuda yeterli bir çalışma yapılmadığını görmekteyim. Bundan yola çıkarak 2004 yılında “Donanma Kaplanı” bcvs yildirimolarak anılan “Başçavuş Yıldırım” adlı bir SAT komandosunu çizgi roman olarak çizmeye başladım. O dönemde Gnkur.Bşk.lığı EDOK tarafından “Mehmetçiğin Sesi AY-YILDIZ” adlı bir bülten yayınlanmaktaydı ve ben de bu bültende karikatürler çizmekteydim. Çizgi roman serimi onlara da gönderdim. Bu seriyi çizerken ilk macerasını fantastik türde çizmiş olmama rağmen, ikinci macerasını ülkemizin içinde bulunduğu siyasi coğrafyayı baz alarak, gerçek olaylara, Güneydoğu’daki terör olaylarına, terörist başının yakalanmasına atıfta bulunmuş, çizgi roman içinde yer alan karakterleri gerçek kişilerden seçerek, o kişilerin fotoğraflarından ve aynı dönemde Milliyet gazetesinde yayınlanan Fikret Bila’nın bir yazı dizisinden yararlanmıştım. Ancak seride gerçek olaylar ve gerçek kişilerden yararlanılması, ileride bir hak doğurabilir endişesi ile bu serimi AY-YILDIZ bülteninde yayınlayamadılar. Ben de çizgi romanımın bu macerasının orijinal çizimlerini arşivleyerek saklaması için gazeteci Fikret Bila’ya gönderdim. Fantastik öğeler içeren ilk macerası ise 2004 yılında Avustralya’da “Yeni Vatan” adlı gazetede yayınlandı; zaten o gazeteye çizgi roman serileri çizdiğim için tereddütsüz hemen yayınladılar..
  • E.A. Her ne kadar askerlik sanatı, savaş sanatı gibi tabirlerimiz olsa da “sanat” ile “askerlik” mesleğini aslında çok farklı mecralarda görüyoruz. Bir insanın hem sanatçı, hem asker olması nasıl bir duygudur? İkisini birlikte yürütmekte zorlandığınız oldu mu?
  • Ö.U.: Beni tanıyan çok kişi zaten “siz nasıl asker oldunuz?” diye hayret eder. Sanat ve askerlik farklı mecralarda görünse de, yaşadığım ortamda çok güzel gözlemler yaparak bunları çizgiye döküyordum. Özellikle 80’li yıllarda “Şen Bahriyeliler” başlıklı bant karikatür serimde, askerlik mesleğim sırasında yaşadığım olayların ve gözlemlerimin çok faydası olmuştur. Alfa Yayınları’na ait çizgi roman kitaplarının içinde yayınlanan bu serimi, bandrol zorunluluğu olmayan 80’li yıllarda fanzin tarzında kitaplaştırmıştım. Askerlik mesleği ile çizerliği birlikte yürüttüm ve ikisini beraber yürütmekte hiç zorlanmadım. TSK İç Hizmet Kanunu ve Yönetmeliği’nin ilgili maddesi gereğince meslek hayatım süresince siyasi konulara değinmeden çizdiğim için hiçbir zorlukla karşılaşmadım. Amirlerim ve mesai arkadaşlarım tarafından sürekli teşvik ve takdir edildim. Hatta bu yeteneğim nedeniyle çoğu zaman üst makamlar ile birlikte farklı bölgelerde icra edilen Harp Oyunlarına ve Plan Tatbikatlarına iştirak ettim. Yanlarında böyle yetenekli bir personel olması yansı ve sunum hazırlanmasında bizim ekibimizi otomatikman 1-0 öne geçiriyordu.
  • E.A. Yeteneklerinizi geliştirmede ve kullanmada görev yaptığınız dönemlerde mensup olduğunuz kuvvetten yeterli desteği gördünüz mü? Özellikle görev yaptığınız dönemde askerliğin sanatsal yaratıcılığınız üzerinde etkisi nasıl oldu?
  • Ö.U.: Yeteneklerimi geliştirmede ve kullanmada, maalesef ki mensup olduğum Dz.K.K.lığı’ndan hiçbir destek görmedim. Dz.K.leri adlı bir dergisi olan kuvvetimizin, ikinci bir dergi çıkarmasına olanak verilmediğinden,10 Dz.K.K.lığı Basın Yayın ve Müzeler Ş.Md.lüğü tarafından 80’li yılların ilk yarısında (o zamanlar var olan) Donanma Vakfı adına “POYRAZ” adlı tabloid boyda bir dergi çıkartılıyor ve ben de o derginin mizah sayfasını hazırlıyor, o sayfada karikatürler çiziyordum; fakat Dz.K.K.lığı’nın farklı bir biriminde, Genel Sekreterlik’de görevliydim. Poyraz’ı dışarıdan destekliyordum yani. Asıl desteği 2000 yılında Gnkur.Bşk.lığı EDOK tarafından yayınlanmakta olan AY-YILDIZ adlı bültene çizerken, Gnkur.Bşk.lığı EDOK personelinden aldım. Zaten 2004 yılında Gnkur.Bşk.lığı’ndan emekli olduğumda, bu dergideki çizimlerimi gören Dz.K.K.lığı ilgili personelinin beni aradığını ve ulaşmak istediğini de AY-YILDIZ’ın Binbaşı rütbesindeki Kara Kuvvetleri mensubu editöründen öğrendim. Editör Binbaşı, “Kendi mensupları böyle bir sanatçı olduğundan bihaberler, ne yazık ki” diye hayıflanmıştı. Şöyle bir durup da geçmişime baktığımda, askerliğin sanatsal yaratıcılığıma bir katkısı olduğunu görmüyorum. Sanatsal değil ama bahriyeli konulu karikatürlerimde konu bazında katkıları olduğu ise doğrudur.
  • E.A. Bildiğimiz kadarıyla (geçmişteki) Deniz Astsubay Hazırlama ve Sınıf Okulu ile (şimdiki) Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu öğrencilerinin kullandıkları şapka kokartlarının tasarımı size ait. Bu süreci anlatır mısınız?
  • Ö.U.: 1978-1981 yılları arasında Dz.Asb.Okulu öğrencisi iken, yukarıda da değindiğim gibi 1979 yılında askeri3 okullar arasında düzenlenen “Atatürk” konulu bir resim yarışmasına katılmış ve bu yarışmada birinci olmuştum. Gene aynı yıl okulumuzda “Karikatür ve Çizgi Roman Sergisi” açmıştım. Bu yeteneğimi gören ve takdir eden, öğrencilerin bir baba gibi sevip saydığı sınıf subayımız Yzb. Ertuğrul Topçu tarafından, şapka kokartlarımızda ay-yıldız bulunmadığı, bu konuda Dz.K.K.lığı’na değişiklik teklifi yapacaklarını, benim de bu konuya katkıda bulunacağıma ve başaracağıma inandığını söyledi. Gerçekten de, Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesi olan ay-yıldız, bütün askeri okul öğrencilerinin şapka kokartlarında mevcutken, Dz.Asb.Hzl.ve Snf.Okulu öğrencilerinin şapkalarında yoktu. Kısa bir süre içinde üç farklı kokart tasarladım, sınıf subayımıza gösterdim. Üçünü de beğenen sınıf subayımız kokartları Mercan Yokuşu’nda işletmem için gerekli ücreti de verdi. Çizdiğim şekilleri Mercan Yokuşu’nda bir şapkacıya teslim ederek anlaştım, bir hafta sonra da gidip teslim aldım. Yaptığım bu üç kokart çizimi ve işlenmiş üç adet kokart, değişiklik teklifi ile okulumuz tarafından Dz.K.K.lığı’na gönderildi. Dz.K.K.lığı tarafından, hazırlamış olduğum bu kokartlardan meslekteki Dz.Asb.larının kokartına en çok benzeyeni tercih edildi ve 1979-1980 döneminde Hzl.ve Snf. Okulu öğrencileri tarafından kullanılmaya başlandı. Biliyorsunuz, yönetmeliklerde değişiklikler yapılır, yayınlanır ama o değişikliği yapanın kim olduğu, kim tarafından hazırlandığı bilinmez. Benim de öyle oldu. Kokartı benim hazırladığımı o yıl okulda öğrenim gören üst sınıflarım ve alt sınıflarım ile okul idarecileri bilirler.
  • E.A. Sayın Uysal; tarih boyunca mizah, baskı dönemlerinde farklı bir söz söyleyebilmenin yegâne yolu ve bir aracı oldu. Bir karikatürist gözüyle baktığınızda, 70’li ve özellikle 80’li yıllarda altın çağını yaşayan mizah dergilerinin, yaşadığımız internet çağında ve bugünkü elektronik medya ortamında durumuna ilişkin ne söylemek istersiniz?
  • Ö.U.: 70’li ve 80’li yıllarda mizah dergileri gerçekten de Türkiye’de altın çağını yaşadı. Özellikle merhum Oğuz Aral’ın yönettiği Gırgır mizah dergisi dünyanın üçüncü büyük mizah dergisi olması onurunu ve başarısını yaşadı. Ülkemize birçok değerli mizahçı ve çizer kazandırdı. Dergi çizerleri gerek kapakta, gerekse iç sayfalarda siyasi liderleri tatlı bir şekilde “ti”ye almalarına rağmen, günümüzdeki gibi cezalandırılmazlardı. Geçtiğimiz günlerde vefat eden eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel bile Gırgır dergisini takip eder, acaba bu hafta beni nasıl çizmişler diye merak edermiş, bir söyleşisinde okumuştum. Şimdiki siyasi liderler sanırım hoşgörüden yoksunlar. Günümüzdeki çizerler, bir siyasi lideri çizmeden önce kırk kere düşünüyorlardır. Türkiye’nin hızla internet çağına ayak uydurmasıyla, insanlar artık gazeteleri olduğu gibi mizah dergilerini de internet ortamından kolayca okur oldular. Bu da gazete ve dergilerin tirajlarını çokça düşürdü. Siyasal baskılar nedeniyle çizerler ve mizahçılar kaliteli üretimi bıraktılar. Yaşayan birkaç mizah dergisi de gençler arasında oldukça yaygın olan argo ve sokak jargonu üzerinden mizah ürettikleri için ayakta duruyorlar ya da durmaya çalışıyorlar diyebilirim.
  • E.A. Sayın Uysal; asubay hak ve onur mücadelesi bağlamında yaşadığımız süreç; biraz da doğası gereği asık suratlı ve sıkıcı meselelerle dolu. Oysa mizah ve karikatür bu türden bir mücadelenin sıkıcı atmosferinin dağılmasına katkı sağlamakla kalmaz, küçük zekâ oyunlarıyla mücadeleye dair toplumsal farkındalığı yükseltecek etkileri de olabilir. Şüphesiz bu konuda sizin hem söyleyecek sözünüz, hem de katkılarınız olabilir. Neler söylemek istersiniz?
  • Ö.U.: Evet, bu konuda çok haklısınız. Bunu geçmiş yıllarda çok kez TEMAD Genel Merkezi’nde görev yapan arkadaşlarıma önerdim; TEMAD tarafından yayımlanmakta olan dergilerde bir mizah köşesi açılması, ben ve benim gibi bu sanatın içinde yer alan Mustafa Aytar gibi değerli isimlerin (ha bu arada sevgili Mustafa Aytar ile birbirimizden habersiz farklı dönemlerde Gırgır dergisinde karikatür çizmişiz) mutlaka katkıda bulunacaklarını belirttim ama pozitif bir geri dönüş olmadı. Belki ileride TEMAD yönetimi içinde yer alabilecek, basın ve yayın konusunda deneyimli bir üye bu konuda olumlu yaklaşımda bulunabilir.
  • E.A. Son yıllarda bilgisayar ortamında yayınladığınız pek çok portre çizimlerinizi görüyoruz. Bunları nasıl çiziyorsunuz? Çizim pedi veya kalem mouse gibi özel bir donanım kullanıyor musunuz?
  • Ö.U.: Portrelerimi, Microsoft’un Windows XP, 2000, 7 gibi işletim sistemlerinin içinde standart olarak yer alan “paint” programında, bildiğiniz fare (Mouse) ile çiziyorum. Önceden gene aynı programda renklendiriyordum ama renkler çok doğal olmuyordu. Teknoloji geliştikçe app.ler (uygulamalar) da çoğalıyor. Artık portre çizimlerimi SketchbookXpres adlı program ile renklendirmeye başladım; daha gerçekçi durmaya başladılar. Bu programın hem Windows hem de Android işletim sistemleri için olan sürümleri var. Konuya ilgi duyanlar varsa, mutlaka indirerek denemelerini öneririm. Çizerler için büyük kolaylık. Karikatür, çizgi roman, plan, tasarı… aklınıza ne gelirse hepsini renklendirebilirsiniz.
  • E.A. Sizin sosyal medyada ve kendinize ait sayfalarda birçok ünlü ismin yanında meslektaşlarımızın da portrelerini çizdiğinizi görüyoruz. Bunları talep üzerine mi yoksa kendi isteğinizle mi çiziyorsunuz?
  • Sosyal medya üzerinde yer alan sanatçılara ait portre çizimlerimi yaklaşık iki yıldan beri desteklediğim www.sinematikyesilcam.com sitesi için çizmekteyim. Bu sitede yayınlanan portrelerimi aynı zamanda kendi bloğumda ve zaman zaman da kendi sosyal medya sayfamda yayınlamaktayım. Eskiden meslektaşımız olsun ya da olmasın, yetişebildiğim kadarı ile istekte bulunan herkesin portresini çizmeye ve onları mutlu etmeye çalışıyordum. Ancak o kadar çok talep gelmeye başladı ki, günün tamamını portre çizmeye ayırsam, bu isteklerin hepsini yetiştiremeyeceğimi anladım ve özel istek almamaya başladım. İstekte bulunan bir kişinin portresini çiziyordum, bir başka portreye başlamadan aynı kişiden bir tane daha talep geliyor ya da bir arkadaşının, eşinin, dostunun da portresini çizmemi istiyordu. Neticede benim de kendime, aileme ayıracak bir zamanım olmalı; öyle değil mi? Şimdi sadece kitap kapağı resimleme, kitap resimleme gibi profesyonel faaliyetlere zaman ayırıyorum. Son olarak emekli meslektaşlarımızdan sevgili Kemal Oğuz’un “Asker Gülmez, Güldürür” ve “Dördüncü Cemre” adlı kitaplarının yakında çıkacak olan ikinci baskılarını resimledim, onların yayınlanmasını bekliyorum.
  • E.A. Sitemizi takip ediyor musunuz? Sanatçı gözüyle eleştiri ve önerileriniz var mı?
  • Ö.U.: Tabii ki, mesleki haklarımızı savunan her siteyi elimden geldiğince takip etmeye çalıştığım gibi, sizin sitenizi de takip ediyorum. Yeni kurulan, ancak hızla gelişmeye devam eden güzel bir site. İlerleyen süreçte gerek yer vereceği konular, gerekse görsel olarak daha da gelişeceğine inanıyorum.
  • E.A. Son olarak asubay toplumuna bir mesajınız var mı?
  • Ö.U.: Meslek hayatım süresince, İdari Asb., İdari Ks.Amiri, Personel Md.V. gibi görevlerde bulundum. Görev yaptığım her birliğe katılan yeni mezun personele “Arkadaşlar, mutlaka kendi haklarınız ile ilgili kanunları temin edin, okuyun, haklı olduğunuz yerde hakkınızı sonuna kadar savunun. Bir başkası sizin hakkınızı savunsun diye beklemeyin. “ şeklinde telkinlerde bulundum. Haklarını bildikleri ve savundukları sürece kimse sırtlarını yere getiremez. Bu söyleşi vesilesiyle tüm meslektaşlarıma selam, sevgi ve saygılarımı sunuyorum.
  • E.A. : Zaman ayırıp bizimle bu söyleşiyi yaptığınız için teşekkür ederiz.
Röportajı gerçekleştirenler: Mustafa C. SADAKOĞLU, Mustafa Aytar
Kapak Resmi : Mustafa AYTAR

 

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 8490 defa Son Düzenlenme Cuma, 26 Haziran 2015 01:52

Yorumlar   

0 #2 Özgün Uysal 03-07-2015 01:23
Sevgili devre arkadaşım Şükrü Irbık'e güzel yorumu ve duyguları için çok teşekkür ediyor, selam ve sevgilerimi sunuyorum.
0 #1 Şükrü IRBIK 25-06-2015 00:50
Çok çok serzeniş, ara sıra isyân bâzen de sitem dolu bir mülâkat… Hayâtın insana dayatdığı bunca zorluğa ve sıkıntıya tevekkül ve azim ile karşı koymak; yılmadan, azimle mücâdele etmek ve en sonunda hedefini tam orta yerinden vurmak… Muhteşem kâbiliyetine ve tırnaklarıyla yırta yırta kazandığı başarılarına rağmen son derece mütevazı durabilmek... Küçük, küçük olmasından daha çok saf bir çocuğun gözüyle kendine bakabilmek… Ve bütün samimiyet ve mâsumiyetiyle kendi kendinin resmini yapabilmek… İşde, kıymetli sınıf arkadaşım Sayın Özgün UYSAL böyle birisi. Kürsüde konuşan beyaz elbiseli bahriyeli Asubay ta kendisi... Hem de 1982 senesinde 93’üncü dönem mezûnlarını bahriyeye gönderen Güverte Sınıf Okullarının devre birincisi olarak...
Fransız münevver Simone de Beauvoir “mutlu insanların öyküsü olmaz” demiş. Fakat Sayın UYSAL, kendine özgün o uysal üslûbuyla üç satırlık şu mülâkata koca bir hayat öyküsü sığdırmış. Hem ders alınası hem de ibretlik bir hayat öyküsü. Fakat daha da çok kendinden sonra gelenlere, okuyanlara dersler veren, şevk veren bir öykü…
Gurur duymak güzeldir, insana kendini iyi hissetdirir. Fakat kendinden başka birisiyle gurur duymak da bana kendimi daha iyi hissetdirir. Kıymetli meslekdaşım, devre arkadaşım Sayın Özgün UYSAL’ın bu lezzetli mülâkatını bir nefesde okuyup bitirdiğim şu anda gerçekden gururluyum. Hem de çok!..

Şükrü IRBIK

You have no rights to post comments