All for Joomla All for Webmasters
Cumartesi, 12 Aralık 2015 01:25

Köprüyü kim, neden, ne zaman, nasıl yıktı?

Öğeyi Oyla
(20 oy)
Uzun bir süredir bazı meslektaşımızın, TEMAD Genel Başkanı Ahmet Keser’in Genelkurmay ile köprüleri attığı, eleştiride haddini aştığı gibi konularda bitmek bilmeyen suçlamaları nedeniyle, Genel Başkanın söz konusu süreci kendi ifadeleri ile anlattığı bölümü tüm meslektaşlarımızın bilgisine sunuyorum.
 
Olaya sadece Genelkurmay’ın penceresinden ve Necdet Paşa’nın gözlüğünden bakan, çürümüş sakız gibi ağızlarında doladıkları ve aynı tip cümlelerle bu suçlamalarını sürekli olarak her ortamda dile getiren meslektaşlarımızın, tüm asubayları olduğu gibi kendilerini de temsil etmekte olan TEMAD Genel Başkanı’na ve beraberindeki Yönetim Kurulu üyelerine sürecin başından itibaren yapılan onur kırıcı muamelelere karşı neden bugüne kadar tek bir kelime yazmadıkları ayrı bir merak konusudur.
 
Sözü uzatmadan, Genel Başkan'ın anlatımını sunuyorum;
 
* * *
 
11 Ekim 2011’de yönetime geldikten sonra, ufukta özlük haklarımızın iyileştirilmesi konusunda ufukta bir çalışmanın var olup olmadığının öğrenilmesi maksadıyla hem siyasete hem Genelkurmay’a gittik. İlk ziyaretimizi Genelkurmay Başkanlığı’na yaptık. Genelkurmay Başkanı ile kendi Personel Başkanı Korgeneral’in de bulunduğu bir ortamda yönetim kurulu üyeleriyle beraber bir görüşme gerçekleştirdik.
 
Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Paşa çok iyi niyetli yaklaştı. Hakkını iade ederek söylemek istiyorum, ve Korgeneraline Personel Başkanı’na emir verdi. ;
 
“TEMAD ne istiyorsa çalışın, bana getirin” dedi. “Ben bunların takipçisi olacağım…Beraber  çalışacaksınız, TEMAD ne istiyorsa onu getireceksiniz” dedi. “Bana astsubaylarla ilgili yaptığınız şu çalışmaları, iyileştirmeleri bir okuyun bakayım” dedi.
 
Personel Başkanının elinde şöyle bir liste vardı. Elindeki listeyi şöyle bir çevirdi, yatay bir excell tablosu. Orada, sorunlar “Planlanan – Yapılan – Yapılamayan”… falan renk kodları vermişler, kırmızı – mavi… diye, ne istedik, ne yapıldı diye… Birinci sayfayı açtı Korgeneral, bir şey yok, ikinci sayfayı açtı bir şey yok, üçüncü sayfayı açtı bir şey yok. Yani bizimle ilgili yapılan bir şey yok.
 
“Bırak!” dedi, “Bir yerden oku bari” dedi. “Yapılamayanı oku” dedi. Gerildi, yapılamayanı okurken bir madde : Astsubaylar vefat ettiklerinde, geride mirasçılarına bıraktığı silahın devir teslimi Emniyet Müdürlüğünce yapılıyor, bunun devir tesliminin Kuvvet Komutanlıklarınca yapılması konusunda teklif sunulmuş, bu teklife de sıcak bakılmamış.
 
“Yahu geç onu!” dedi. “Başka bir şey söyle!” Başka bir şey söyledi ; Kamplara girerken günlük 5 liralık park ücreti alınıyormuş, meslektaşlarımız günübirlikçilerden bu park ücretinin alınmamasını istemişler çünkü orada kalanlar zaten vermiyor.
 
Ben dedim ki; “Sayın Genelkurmay Başkanım, bunların hepsi uvertür konular, tali konular, bizim sorunumuz bu değil."
 
“Peki ne istediler?” diye sordu. “Efendim 1’in 4’ünü istediler” dedi.
 
“Peki ona ne yaptık?” dedi. “Biz bu konuyla Hükümete müracaat ettik, bir sonuç alamadık.”
 
Ben dedim ki “Bu konu Türkiye Büyük Millet Meclisinden çıkmıştı, ona da Genelkurmay’ın da girdi yapmasıyla beraber iptal edildi”
 
“Niye vermedik ki astsubaylara?” diye sordu. Sıkıştı şimdi, adam bu seferde soruyor hep.
 
“Niye vermedik?” “Efendim, biz onunla ilgili bir daha çalışma yapıyoruz” … Ben de dedim ki “Niye?... Daha önce çıkmıştı ki zaten” dedim. “Tekrar çalışma yapmanıza gerektirecek ne var?” dedim. “Birinci derecenin dördüncü kademesinin çıkmış olması bizi tek başına rahatlatacak bir şey değil” dedim..
 
Genelkurmay Başkanı döndü, “Bunu zaten çok istiyordunuz.” dedi. “Biz bunu makam ve görev tazminatı alabilmek için istiyoruz. Yoksa birinci derecenin dördüncü kademesinin bize 3,5 – 4 lira getirisi var” dedim. “Öyle mi?” dedi. “Evet” dedi Korgeneral de. “Biz bunu sadece diğer iki tazminatı alalım diye istiyoruz. Bu zaten hakkımız, Meclisten de çıkmıştı ve sizin Genelkurmay’ın girişimleri ile bu Meclisten geri alındı."
 
Tabi O süreci biliyor. Fakat mahçup. Gelmiş, bir şey de yapmak istediği, samimi bir şey yapmak istediği belli.
 
“Peki” dedi, “Anladım, bu konularla ilgili astsubaylarımız ne istiyorsa bunları halledeceğiz” dedi.

“Ben, göreve geldiğimden beri Başbakan’dan dört tane şey istedim, bunun üçünü yaptı, biri hala devam ediyor, bu da yapılacak, beşinci şey olarak sizin için isteyeceğim” dedi. “Sizin sorunlarınızı halletmemiz gerekiyor, yoksa Ordu sıkıntıya giriyor” dedi.

 
Hatta ben orada bir cümle kullandım, dedim ki; “Türk Silahlı Kuvvetlerinde aidiyet duygusu kayboluyor”
 
“Bu, paradan puldan çok önemli, derhal bunu araştırın” dedi Korgenerale.
 
Ben de dedim ki “Görevi, askeri anlamda kendi karargahınıza vermez de, bağımsız bir sivil kuruluşa verirseniz daha sağlıklı bir sonuç alırsınız". Çünkü Korgeneralimiz de bizim bir personel başkanımız, beraber çalıştık Tümgeneral iken.
 
"Yapılan şey ; şimdi buradan sizin talimatınız hemen aşağı inecek, “Anket yaptık böyle bir şey yok” denecek,  sizi rahatlatacak bir sonuçla size gelmek isteyecekler. Ama bu doğru olan bir durum değil” dedim.
 
O da şimdi bir tereddüt etti, önce bekledi “Tamam, ben bu konuyu inceleyeceğim” dedi. “Ama bu çok önemli bir konu yani askerlikte eğer aidiyet duygusu kopuyorsa bu ordu biter” dedi. “Çok iddialı bir laf söylüyorsunuz” dedi.
 
Aramızda böyle bir konuşma geçti.
 
“Çalışma yapacaksınız, ne istiyorsa TEMAD’ı dinleyeceksiniz, bana tek tek maddeleyeceksiniz, TEMAD’ın taleplerini getireceksiniz” dedi.
 
Bana da döndü, dedi ki ; “Sayın Başkanım, siz de gemilerimize giriniz, uçaklarımıza giriniz, kışlalarımıza giriniz, arkadaşlarımızla görüşün, arkadaşlara anlatın.”
 
Ben de dedim ki; “Sayın Genelkurmay Başkanım, ben kışlalara girip, uçaklara girip, gemilere girip ne yapacağım? Bu benim işim değil. Türk Silahlı Kuvvetlerinin içerisinden rol çalma gibi bir şeyimiz yok. Ortada bir şey yokken insanlara ne anlatalım? Siz bir şey yapacaksınız, bir sonuç alınacak. Zaten bir şey anlatmaya gerek bile kalmaz. Ama bu Ordu hepimizin ordusu. Bize düşen bir görev olursa, hay hay memnuniyetle. Yalnız bizim şu anda kışlalara falan girmemiz doğru bir şey değil. Girip insanlara ne anlatacağız? Yani kışlada; “Genelkurmay Başkanımız bunu yapmak istiyor…” bu olmaz, doğru olmazdı…
 
Bunu biz kabul etmedik ve kışlalara girmek bizim işimiz değil dedik. Yaparsınız, bir sonuç alınır, zaten kışlada da bir karşılığı olur.
 
Öyle bitti… Kasım 2011 ayının sonuna doğru görüşmüştük… Ekim 2011’de göreve geldik, Kasım’ın sonunda görüşme yaptık..
 
3 Aralık 2011’de de, Dünya Engelliler Günüydü, Genelkurmay Başkanlığı Personel Başkanlığı’nda bir toplantı yapacağız. Biz çalışmalarımızı yaptık. Çalışmalarımızı basit bir şekle indirgedim ben de, öyle kitapçıklar falan hazırlamadım. Biz, elindeki bütün çalışmaları falan kaldırmasını istedik Genelkurmay’dan. Sadece bunları Komutan’a verin, sadece bunun üzerinde çalışın diye iki sayfalık bir çalışmayla gittik. Bu çalışmaya ek iki şey daha vardı. Birinci derecenin dördüncü kademesi, onu makam tazminatıyla birleşik bir konu olduğu için ekstra olarak söyledim çünkü maddeleri çoğaltmak istemiyorum. Bir de emniyet hizmet tazminatı vardı, 100 liraya tekabül eden. Onu bu listeye eklemedik o kadar. Onu da orada sözlü olarak listeye geçirttik.
 
Genelkurmay Personel Başkanlığına giderken arkadaşlara dedim ki; “Bakın arkadaşlar önümüzde iki şeyle karşılaşabiliriz. Bir; bizi bu işleri yapmayacağız deyip ikna etmeye çalışabilirler, çünkü karargahı çok soğuk davranıyor. İki ; sinirlerimizle oynayarak “İşte, geldiler, burada bize posta koydular, siz onlara biraz yüz verdiniz Başkanım (Genelkurmay Başkanına), onlar da geldiler burada bize posta koydular, gittiler.” algısını oluşturmaya çalışabilirler. Herkes sussun bir tek ben konuşacağım ve kendinize hakim olun, kışkırtıcı laflar olursa sinirlerinize hakim olun ve susun” dedim.
 
Biz, Genelkurmay Başkanı tarafından VİP karşılanmış iken, ikinci gidişimizde yönetim kurulu ve bize ; “Aracınızı garaja çekin, askeri kimlik kartlarınızı bırakın, oradan ziyaretçi kartları alın, üstünüzdeki saatleri, bozuk paraları, şeyleri buraya bırakın, buradan, XRay’den geçin, ondan sonra da Genelkurmay Karargahına yürüyerek gideceksiniz”
 
Şimdi, biz Kurum temsilcisiyiz. Sen futbolcu, zenci futbolcu, ben zenci-beyaz ayrımı yapmıyorum da, Jay Jay Okocha’yı karargahına çağıracaksın, onu araçlarla, eskortlarla aldıracaksın, orada izzeti ikramda bulunacaksın, büyük bir STK’nın temsilcilerine de, oraya iş kotartmaya gelmiş iş adamı muamelesi çekeceksin. Bu olmaz… Yani biz orada bir ihalenin dosyasını almaya gitmiş katip değiliz. Biz STK temsilcisiyiz. Dolayısıyla STK temsilcilerinin karşılanma protokolünün bize uygulanma gerekiyor. Eğer o protokol uygulanmazsa masada oturamazsınız zaten. O protokol eşitliğini sağlamazsanız bir anlamı olmaz.
 
Ben de “Hayır, girmiyoruz” dedim… Kapının orada arabamız duruyor, “Biz girmiyoruz, biz protokol usulüne göre bu Genelkurmay’a alınmazsak kapıdan çekip gideceğiz. Bunu da Genelkurmay Personel Başkanı’na bu şekilde söyleyin.” dedim… “Birkaç dakika burada bekleriz, onun da cevabını bekleriz, eğer cevap olumsuz gelirse bu toplantıya girmiyoruz. Bu konuyla ilgili de Sayın Genelkurmay Başkanını bilgilendireceğim” dedim.
 
Birazdan her taraf alarma geçti. Albaylar koşarak geliyorlar. Araçlar geliyorlar, onlar geliyorlar… “Efendim, özür dileriz, bir hata oldu” falan, filan…
 
Şimdi, biz o şeyle içeri girdik. Yani bir defa bizim burnumuzu sürtmeye çalıştılar. Niyetlerini ortaya koyuyorlardı.
 
Tekrar vurgulayarak söylüyorum. Genelkurmay Başkanı iyi niyet ortaya koyarken, karargahı hoş olmayan, hatta onur kırıcı bir yaklaşımla bizi karşıladı. Buna rağmen bu şekilde bir şeyle salona girdik.
 
Genelkurmay Personel Başkanı benim sicil amirimdi. Yanında Tuğgeneral var, o da bizim yanımızdaki şube müdürüydü. Dolayısıyla oradaki insanların şube müdürlerinin de bir kısmını tanıyorum. Tanımadığım bir iki kişi var. Diğerleriyle tanışıyorum. Geçtik. Kurmay albaylar falan… Herkes not kağıtlarını almış.
 
Biz, sorunları anlatmaya başladık. Çözülmesi gereken şeyleri söyledik. Genelkurmay (Personel) Başkanı tuttu, işte, Türkiye’deki gelir durumunu anlatıyor, başka şeyler anlatıyor, bir noktaya geleceğini anladım. En sonunda dedi ki; “Arkadaşlar, sizin bu sorunlarınızın tamamı maddi kaynaklı sorunlar. Maddi kaynaklı sorunlara Hükumet sıcak bakmıyor” dedi. Ben de dedim ki ; “Bakın, burada biz ‘kim neye sıcak bakıyor’u tartışmayacağız. Biz burada sorunlar üzerinde uzlaşacağız, bu sorunlar Genelkurmay Başkanı’na arz edilecek, Hükumet’ten isteme tasarrufu O’na ait. Ama biz burada bunları koymayalım şeyine gidemeyiz. Burada sorun konuşmaya geldik. Genelkurmay Başkanı’nın size talimatı böyle." “Fakat” dedi, “Şimdi, Genelkurmay Başkanı’na biz reel olmayan bir şeyi niye çıkartalım?” dedi. Baktık, direniyor. Yani adam sorunu çıkartmak istemiyor. Ben de orada kendimce girdiler yaptım, onu yaptık, bunu yaptık…
 
“Arkadaşlar” dedi, “Bu konudan bir sonuç alamayız”dedi. Dedim ki ; “Bu konuda yetkili ağız siz değilsiniz. Burada siz, bizimle beraber masa çalışması yapacaksınız, bu konuyu Genelkurmay Başkanı Başbakan’a arz edecek, bu konuyla ilgili yetki Başbakan’da” dedim. “Genelkurmay Başkanı’nın da ikna etmesi lazım.” Baktım ki kendi karargahını ikna edemiyor. Aslında Genelkurmay Başkanı iyi niyetini ortaya koymuş. En sonunda dedi ki; “Bunların hepsi sonuç olarak paradır, bu para da bu Hükumetin kasasında yoktur!”… Dedim ki; “Hükumetin kasasını Maliye ile konuşuruz, biz burada sorun konuşuyoruz. Kim halledecek, kim halletmeyecek’i değil” dedim. “Siz” dedi, “Arkadaşlarınızı bir şekilde ikna ederseniz” – bakın benim bu konuşmamda, benim yanımda yönetim kurulundaki arkadaşlarım da var – “Bir şekilde ikna ederseniz, neyin olup neyin olmayacağını…”, zaten olacak bir şey yok, her şeyi ‘olmayacak’ diye söylüyor.
 
Biz direttik. Biz diretince oturduğu yerden ellerini cebine attı… “YOK!” dedi “YOK!”… Böyle ellerini cebine attı, cebinin astarlarını çıkardı “YOK!” dedi böyle… “OLSA VERELİM” dedi. Ve cebinin astarlarını dışarı çıkartarak… “Efendim, biz sizden istemiyoruz ki, biz Devlet’in bütçesinden istiyoruz. Yani biz burada neyi tartışıyoruz” dedim. “Genelkurmay Başkanı bunu versin, Personel Başkanı bunu versin diye bir talepte bulunmuyoruz, burada sorun başlıklarını belirlemek için bulunuyoruz. Sorunun çözümü ile ilgili bizim yetki alanımız olmayan şeyleri, yöntemi tartışmıyoruz. Nasıl’ı bizim işimiz değil. Nasıl’ı Genelkurmay ve Hükumet’in konuşacağı bir şey. Biz ‘ne’ olduğunu konuşacağız, ‘nasıl’ını konuşmayacağız. “ dedim.
 cep yok 1
Sonuç alınamadı…. 
 
Çıktık… Tam bir hayal kırıklığı. Gittik, dedim ki ben de; “Arkadaşlar, bakın bu Genelkurmay Başkanı’nın etrafı çevrili. Dolayısıyla bizim işimiz çok zor. Adam bir irade ortaya koyuyor, fakat Karargahı direnecek, belli. Bunun ipuçlarını çok net olarak ortaya koydular."
 
Ben Genelkurmay Başkanı’na KİŞİYE ÖZEL bir mektup yazdım. Olayların tıkanmaya gittiğini, Türk Silahlı Kuvvetlerinde sıkıntılı bir sürecin başladığını anlatmaya çalıştım. Personel Başkanlığının bu konudaki direnciyle ilgili bir ifade de kullandım. O da hemen Kurmay Albay bir şube müdürü, Yönetim Şube Müdürü Fatih Albay’ı hemen yanına çağırmış. Demiş; “Sayın Genel Başkanı çağırın. Çay-kahve ikram edin. Ben yurtdışına çıkacağım. Ben geldiğimde, benim önüme Genel Başkan ne istiyorsa onu getirin."...
 
Şimdi düştük mü bir Korgeneralden bir Albaya? Genelkurmay Başkanı da biliyor, o da anladı “Anladım, bunu ikna edemedi” diyor “Takoz koyuyor” diyor. “Bir Kurmay Albay ile çalışsınlar, o getirsin” diyor. Bakın ismini de söylüyorum, Genelkurmay Yönetim Şube Müdürü Fatih Albay, Kurmay Albay….
 
Bizi davet etti. “Sayın Genelkurmay Başkanımız bu konuda çok hassas, sizi de bilgilendirmemi istedi” dedi. “Bu konuyla ilgili biz bir çalışma yaptık ve kendisine sunduk” dedi. Çalışmayı koydular önümüze. Biz de aldık, fikirlerimizi, görüşlerimizi söyledik. Genelkurmay Başkanı geldiğinde tekrar bir araya geleceğiz.
 
Bu arada Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı Korgeneral Ümit Dündar’ın yanına gittik. Ümit Dündar Paşa’ya da söyledim; “Bakın” dedim, “Genelkurmay Başkanı’nın etrafı çevrili bir vaziyette, bu sorunlar tıkanıyor. Genelkurmay Başkanı’na biz iletiyoruz, lütfen siz de iletir misiniz?” Albay iken tanıyorum kendisini. O da “Evet, ben anladım” dedi. “Ben her Çarşamba Genelkurmay Başkanı ile mutad görüşüyorum, bu konuyu kesinlikle söyleyeceğim” dedi.
 
Biz kalktık. Bu arada şeyin davetine gittik. Bunları söylüyorum, çünkü geçmişi bilin diye. Bunları her zaman bu şekilde fırsat bulup anlatamayabiliriz. Gelibolu’ya gittik. Gelibolu’da da Kolordu Komutanı askeri okuldan bizim Bölük Komutanı. Raif Akbaş. Bir önceki dönemin de (Bu arada Abdurrahman Bey’in de çok yakın tanıdığı Bölük Komutanı) Raif Akbaş Genelkurmay Personel Başkanı idi. Raif Akbaş’ın ağabeyi de emekli Jandarma Astsubay ve Konya TEMAD’ın da üyesi. Bu arada o da devrede. Herkes devrede. Bir ağ var ve herkes devreye giriyor.
 
Biz de bir nezaket ziyaretinde bulunduk Gelibolu’da. Ben de Raif Akbaş’a söyledim. “Siz geçmişte Personel Başkanı idiniz. Siz ne derdiniz Genelkurmay Başkanına?” diye sordum. “Biz” dedi “Mustafa Erol Başkan’a çok kızdık” dedi. “Niye kızdınız?” “Miting yaptı” dedi. Ee, hakkını arıyor. Mustafa Erol Bey’e hakkını arıyor diye kızılabilir mi? Bizim eski Genel Başkanımız ve bir karar almışlar ve bizim hakkımızı, hukukumuzu arıyorlar. Size anlatmaya çalışmışlar. Ki Mustafa Erol Bey’in nasıl zorluklarla karşılaştığını tahmin ediyorum. Çünkü anlamıyor adam. Yani, birebir görüştüğümüz insanlara biz sorun anlatmakta zorlanıyoruz. Düşünün yani, aramızda böyle bir hukuk olduğu halde…
 
Raif Paşa’ya dedim ki ; “Bu dönem durumları iyi okumak lazım. Genç bir ekibi seçti bu delegasyon. Bundan gaye şu; Koşun… Koşun… Koşun…Mücadele edin, Mücadele edin diyor.  Bunu iyi okumak lazım” dedim. Bu arada “Personel Başkanı Kamil Başoğlu Paşa’dan  da müştekiyiz. Genelkurmay Başkanı’nı yanıltıyor” dedim. Ümit Dündar Paşa’nın da bu konuda samimiyetine inanıyoruz, bu konuyla ilgili çok yakınlık gösteriyor. Çünkü, Müsteşar diyor ki; “Benim bir tane telefonum var, alın bu telefonu, Sayın Başkanım, ne istiyorsanız bana telefon edin, ben halledeceğim” diyor. Fakat özlük haklarına gelince tıkanıyor. Çünkü o iş Genelkurmay’ın işi.
 
Biz de herhangi bir durum olduğunda Sayın Müsteşar’a,  Ümit Dündar Paşa’ya açıveriyoruz bir telefon, bir bakıyoruz, Generalleri, Albayları falan gönderiyor. Yapın, ne istiyorlarsa… falan. Fakat O’nun alanı değil. Raif Akbaş ; “Tamam, ben aldım mesajı” dedi.
 
Bu arada Olağanüstü Genel Kurul’da bize rakip olarak karşımıza çıkan arkadaşımız Canan Bey de orada. Olanlara tanık, dinliyor. Yönetim Kurulu ile gittik. Akşam da bir yemek var. Orada karşılaşacağız. “Ben” dedi “Görüşeceğim, akşam sana bilgi vereceğim. “Fakat, bir dakika dur” dedi. Telefon açtı, “Ümit Paşam, TEMAD Genel Başkanı Ahmet Keser benimle beraber” dedi…“Arkadaşa selam söyle”“İyi, Aleyküm Selam”…  “Ne yaptınız işlerini?” dedi.
 
Şimdi ben bakıyorum. Personel Başkanı’nın araması gerektiği halde O’nu arıyor. Bir anlaşmazlık var. Birbirlerine halef-selefler. “Tamam” dedi “Ben Genelkurmay Başkanı’na bu konuyu ileteceğim” dedi.
 
Akşam oldu. Yemekte yine böyle yan yana oturuyoruz. Uzunca bir sohbet yaptık. “Ben” dedi “Gitmesi gereken yerlere mesajı gönderdim” dedi. “Bu işle ilgilenecekler”
 
“Genelkurmay Başkanı’na bilgi verdiniz mi?”, “Genelkurmay Başkanı’na da bilgi verdim. Ümit Paşa da takip edecek. Arkadaşlarım da. Orgeneraller var, Korgeneraller var…” anlatıyor. Tamam, biz şimdi bu şeyi kırmaya çalışıyoruz.

 
* * *


Nisan 2012 ayına kadar bu şekilde koşturuyoruz. Nisan ayı geldi. Medyaya bir haber düştü.

 
“Türk Silahlı Kuvvetlerine Komutanlık ve Komutanlık Kursu Tazminatı verilecek!”
 
Yani, kanun çıktı. Allahım!... Biz şaşırdık. Hani, hiçbir şey yok. Cebinin astarına kadar çıkartan adamlar buradan vermişler.
 
Genelkurmay Başkanı’nı aradım. Genelkurmay Başkanı yurtdışındaydı. Personel Başkanı ile anlaşamıyoruz. Görünen manzara ortada. Ümit Paşa’yı aradım, dedim ki ; “Görüşmemiz gerekiyor” “Tamam, buyurun, bekliyorum” dedi.
 
Hemen yönetimdeki arkadaşlarla beraber gittik. Dedim ki ; “Bu durum çok ciddi bir sıkıntı yarattı. Siz bize böyle böyle dediniz… dediniz, dediniz… Bu işlerle uğraşacağım…"
 
Genelkurmay Başkanı da haber gönderiyor sürekli… “Tamam, ben uğraşacağım, söz uğraşacağım… ”.

 

Biz de adamın samimiyetine inanıyoruz. Ben hala inanıyorum, onu da söyleyeyim ha!...

 
Dört yıl görev yaptı. Giden Genelkurmay Başkanı’na şahsen bir tek laf söylemedim. Çünkü samimiyetine inandım. Ama General oligarşisini kıramadı. Güçlü bir Genelkurmay Başkanı değildi. İyi bir Genelkurmay Başkanı’ydı.
 
Bu arada, Maliye Daire Başkanı Tuğgeneral’i çağırdı. Proje Subayları’nı çağırdı. Şimdi onlar da karşımıza geçtiler. Dedi ki; “Sayın Başkanımız son düzenleme ile ilgili bilgi istiyor” dedi. “Paşam, buyurun anlatın” dedi….
 
“Efendim, ben TEMAD’a kırgınım” dedi.
 
“Niye?” dedi.
 
“Biz Meclis’te BDP’lilerden (o zaman BDP vardı) azar işittik, TEMAD Bize sahip çıkmadı” dedi.
 
“Ya, geç bunları!” dedi. “Bugünün konusu bu değil!” dedi.
 
Bu arada, ben arkadaşlara tembih etmeme rağmen arkadaşlardan biri; “Siz bugüne kadar bize sahip çıktınız mı ki bize? Böyle zamanda şey istiyorsunuz” dedi. Şimdi burada da diplomatik bir şey oldu. Yani baktım olay Siz’e – Biz’e dönecek, olay çıkıyor, -Evet, Ayhan Yıldırım Bey söyledi-.. “Tamam arkadaşlar, konuya dönelim” dedim. Tamam, o bir talebini söylemiştir, biz yerine getiririz, getirmeyiz, karşılık veririz, vermeyiz…
 
“Efendim” dedi, “Biz çalışma yapıyoruz fakat buradan bir sonuç çıkmaz” dedi.
 
Maliye Daire Başkanı ha. İsmini şimdi hatırlayamadım.
 
Bu arada Ümit Paşa kızarıyor.
 
Olay burada başladı zaten…
 
Bu arada bir Üsteğmen oturuyor, ama gergin bir vaziyette. Sapsarı, portakal kabuğu gibi böyle. Yani bir Paşa’nın karşısında oturuyor. Öbür yanında amiri var.
 
“Subaylar da istiyor” dedi Ümit Paşa…
 
Ben de dedim ki, Üsteğmen’e: “Üsteğmenim, ne kadar maaş alıyorsunuz?”
 
“Üç bin altı yüz lira efendim” dedi.
 
Dedim ki; “Bakın, üç bin altı yüz liradan şikayetçi oluyor, bizim Çankaya Şube Başkanımız, emekli astsubay, (gerçi malulen emekli olmuştu ama,) dokuz yüz lira maaş alıyor” dedim.
 
“Bin iki yüz lira maaş alanlar, bin üç yüz, bin dört yüz lira maaş alanlar var, ve Üsteğmenimiz gibi iki tane çocuk okutuyorlar. Tek başına bir üsteğmene üç bin altı yüz lira yetmiyorsa, lütfen burada bu bin iki yüz lira ile nasıl geçinileceğinin formülünü sizden, eğer siz yardımcı olamıyorsanız Maliye Daire Başkanı’ndan alalım” dedim.
 
Şimdi, ortada bir suskunluk oldu…
 
“Haklısınız” dedi…
 
“Haklıyız, amma sorun nasıl çözülecek? Bunun ardından bu kadar tepkiyi nereye koyacağız? Ne yapacağız?”
 
“Başkanım, yapacak hiçbir şey yok!” dedi…
 
Olaya, Yüksel Binici şahit. Ayhan Yıldırım şahit. O zamanki Genel Muhasibimiz şahit.
 
“Yani siz şu andan sonra Astsubaylar için yapacak hiçbir şey olmadığını mı söylüyorsunuz?”
 
“Evet” dedi “Şu andan itibaren Astsubaylarımıza yapacak hiçbir şey yok!” dedi. “Çünkü, Hükumet kabul etmiyor”dedi.
 
“Peki, Hükumet sizin teklifinizi niye kabul etti?” diye sordum.
 
“Onu, biz çok dar alanda istedik” dedi.
 
“Birkaç kişiye” dedi…
 
Birkaç kişi dediği, subaylar, Komutanlık ve Komutanlık Kursu tazminatı almış. Yani Jandarmalar bilir, Kırşehir Mucur’daki Jandarma Bölük Komutanı Astsubay olduğu için komutanlık tazminatı alamayacak, ama Mucur’daki Askerlik Şubesi Başkanı Yüzbaşı, o kursu gördüğü için, şube başkanı olduğu halde o tazminatı alacak. Türkçesi bu.
 
Biz de zaten teklif detaylarını da paylaşıyoruz.
 
“Haklısınız ama yapacak bir şey yok!”
 
“Son söz şunu söylüyorum” dedim ;
“Siz bu sorunları halledecek misiniz, halletmeyecek misiniz? Biz dönüp insanlara ne söyleyelim?”
 
“Başkanım, yapacak hiçbir şey yok!” dedi…
 
Tekrar isim veriyorum… Ayhan Yıldırım buna şahittir. Yüksel Binici buna şahittir.
 
Ben dedim ki;
 
“Bakın, oyaladınız bizi. Bizi oyaladınız. Şu saatten sonra biz de sahaya çıkarız. Biz sahaya çıkarsak Associated Pres Ajansı, Reuters Haber Ajansı sizi haber yapar” dedim.
 
Bugünkü gibi aklımda…
 
“Yaparsa yapsın, hakkınızı arayın!” dedi…
 
“Allahaısmarladık!”…
 
“Güle güle!”…
 
Maç bitti!
 
Sonra ben, buna bir şey mi söylettirildi diye birkaç yerden girdi yaptım. Genelkurmay Başkanı’nın emir subayı ile girdi yaptırıyorum,

 

Genelkurmay Başkanı yapayalnız kalmış.

 
Yapayalnız kalmış, yani bu konuyu çözmek istiyor, bakın, tekrar söylüyorum. Ayrıldı gitti. Fakat adamın gücü yetmiyor, aşamıyor, yapamıyor.
 
Efendim, öyle olmaz, böyle olur. Bizim yüzbaşılar da ister, binbaşılar da ister, yarbaylar da, albaylar da ister. Astsubaya onu vereceksiniz, subaya bunu vermeyeceksiniz. Adam “Astsubaylarla ilgili bir iyileştirme getirin” dediği zaman astsubaya bir lira iyileştirme varsa subaya beş lira getiriyorlar. Onu getir, bunu getir…. Orada bitti!
 
“ARKADAŞLAR” dedim, “BAŞIMIZIN ÇARESİNE BAKACAĞIZ!”
 
Aradık, araştırdık, evet adamın söylediklerini doğrular sonuçlar var…
 
Biz, ilk Kasım’da gitmişiz, Aralık, Ocak, Şubat, Mart, Nisan…
 
Nisan ayında biliyorsunuz Komutanlık Tazminatı çıkmış. Beş ay bizimle ilgili hiçbir somut şey yapılmamış ama subaylarla ilgili sizin de gördüğünüz o olay yapılmış.
 
“Tamam, B planını harekete geçiriyoruz. Zaten kafamızda bir şey var. Orada düğmeye bastık. Bundan sonra kendi yöntemlerimizle sahaya inmeye başlıyoruz.
 
Burada üç aşamalı bir plan yaptık.
 
Bir; SÖYLEM basamağı,
 İki; EYLEM basamağı,
 Üç; DİPLOMASİ basamağı.
 
Arkadaşlar, SÖYLEM’e başlıyoruz.
 
Televizyonculardan backround edinmiştik. Kimlerle görüşürüz, kimlerle görüşmeyiz. Bir programı 40.000 lira para alıp da yapan TV8’de biz sabah programına çıktık, para da vermedik ve bir program yaptık hatırlarsınız. Genelkurmay Başkanı köpürmüş. Hatta çok küfürlü laflar söylemiş. Kendi karargahına; “Ben size söyledim, bak, gördünüz mü ortaya çıkan rezaleti!” diye.
 
Durmadık, söylem, söylem, söylem… Biliyorsunuz, basın yayında o dönem çok fazla habere konu olduk.
 
Sonra EYLEM boyutuna geçtik.
 
Önce pasif eylemlerden başladık…
 
 

* * *

 
Bundan sonra yaşanan olayları, özellikle mücadelemiz sürecinde büyük ses getiren ve tartışmalara konu olan ÖLÜM ORUCU EYLEMİ’nin seçilmesinin nedenlerini, öncesini, sonrasını ve getirdiği sonuçları yazımızın bundan sonraki bölümünde okumaya devam edebilirsiniz.  

Devamını okumak için TIKLAYINIZ

olum orucu neden

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 13157 defa

Yorumlar   

0 #1 Ahmet CAN 12-12-2015 13:21
Şu yazıyı okuyunca Assubay olmaya adım attığım güne bir defa daha lanet ettim.Yaw kardeşim Gnkur.Per.Bşk.nı ve karargahın 3-4 yıl önce Assubaylara kin,garez ,ayrımcılık,hatta düşmanlık kokan yaklaşımları bu gün mü açıklanır?Ankara'daki ölüm orucundan önce yaşananları bütün çıplaklığı ile Sıhıye meydanında toplanan onbinlere kürsüden niye haykırmadınız?Gök kubbeyi bunların başına indirsinler. Yaşanan bu iğrenç yaklaşımları haykırmanın tam yeri onbinler, kuru kalabalık olmaktan çıkıp ateşlensin. Adam sanki kendi cebinden veriyor. Para yok diyor.Görevdeyken bana kanuni iznimi cebinden verir gibi kıskanan benzerleri ile çalıştım.Bunların alçaklığı yüzünden 1974 Kasım ayında ölen dedemin cenazesine ve 1992 Eylül'ünde evlenen kayınbiraderimin düğününe katılamadım.Hiçbir olağanüstü durum yokken ve mazeret izin hakkım varken izin alamadım.Her zaman söyledim.Gnkur.da derin bir Gnkur.var ve bu yapının gücü Gnkur.Başkanının emir ve iradesinden üstün.İlker Başbuğ'un bizzat söz vermesine rağmen,Assubayların hiçbir hakkı için adım bile atamadığını,bilakis Assubay rütbe bekleme sürelerinin (Subaylarda düşürülürken) onun başkanlığında uzatıldığını görmedik mi?Necdet Özel'in bu yapı karşısındaki acizliğinide bu gün öğrendik.Şahsen ben Başbakan'ın Assubaylar için kesin iradesini ortaya koymasına rağmen şimdi de çok umutsuz daha doğrusu şüphe içindeyim. Çünkü Assubayların kaderi gene bu derin yapının eline bırakılmış.Gnkur.karargahı bahsi geçen per.başkanı ve benzerleri ile dolu.Korkarım bunlar; "Assubaylara bunları verirseniz bizim evlatlarımız(Subaylar),onlara verilenin en az bir kaç katını ister ve bu da hükümetin bütçesini zorlar" diye hükümeti vaz geçirmekten geri durmazlar.Assubaylığa adım attığımdan beri bu mazlum kitleyi sevindirecek,moralini üst seviyeye çıkaracak hiçbir şey yapıldığını görmemiş olmam beni hep yaşadığım karamsarlığa itiyor. Haksızmıyım?
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile