All for Joomla All for Webmasters
Cuma, 11 Ağustos 2017 22:25

BİR DEVLET NASIL KURULUR

Öğeyi Oyla
(9 oy)

GENERAL “MİCKEY” MARCUS’DAN 

“ÖZEL TEMSİLCİ” HEWAL BRETT’E (1•)

Türkiye kamuoyunda Brett McGurk, bir önceki ABD başkanı Barack Obama tarafından 2013 yılında ABD’nin DEAŞ ile Mücadele Özel Temsilcisi sıfatıyla Suriye kuzeyinde varlık gösteren PYD-YPG (2•) varlığına koyduğu katkı ile tanınıyor olsa da bölgede oynadığı rolün başlangıcı yaklaşık on yıl öncesine dayanıyor. Aslında bütün hikâye, Columbia Üniversitesi’nden Hukuk diploması sahibi McGurk’ün sıradan bir avukatken dönemin ABD başkanı George W. Bush tarafından (2004) ABD işgali altında yeni bir anayasa hazırlığı içindeki Irak’a, büyükelçilik danışmanı olarak atanmasıyla başladı. Dolayısıyla Bush-Obama-Trump dönemlerini kapsayan on üç yıllık süreçte (bir seks skandalı nedeniyle kısa bir kesinti dışında) kesintisiz olarak partiler ve başkanlar üstü olabilmeyi başaran McGurk, diplomasi kariyerini (bugün itibariyle) üstelik artan inisiyatif ve güçle sürdüren ABD’nin bölgedeki en önemli diplomatik/politik figürlerinden olabildi.  

Kabul etmek gerekiyor ki Brett McGurk’ün başkan Bush ile başlayan diplomasi kariyerini, bölgesel politik öncelikleri Bush’a taban tabana zıt Obama döneminde hatta Obama sonrası, iktidarının ayırt edici özelliği “Obama’dan farklı olmak” şeklinde özetlenebilecek Trump döneminde bile zedelenmek bir yana güç kazanacak şekilde arttırarak sürdürmesi kendi hesabına büyük bir başarı. Üstelik bir hafta önce kendi atadığı İletişim Danışmanı’nı bile görevden alacak kadar bürokrasiye müdahil bir başkan olan Trump’un, McGurk söz konusu olduğunda takındığı korumacı tavır, temsilci tarafından bölgede yürütülen ilişki ve faaliyetleri hükümet ve başkanlardan bağımsız “Değişmez Amerikan Devlet Politikası” olarak görülmesini sağlıyor. 

Bu yazı (elbette meraklısı için), ABD’nin bölgesel politikaları ya da Büyük Ortadoğu Projesi filan gibi süslü benzetmelerle yazıcısının haddi olmayan dış politika meseleleri hakkında kalem oynatmaktan ziyade resmi sıfatı ABD’nin DEAŞ ile Mücadele Temsilcisi olan ve bu sıfatıyla Türkiye’nin güvenliğine doğrudan müdahil 45 yaşındaki genç bir hukukçu-diplomatın profili üzerinden yapılan tarihsel eşleştirmelere hem itiraz hem de kendi bakış açısından yeni bir eşleştirme yapabilmeyi amaçlıyor.

arabistanli lawrenceÖnce itirazımızın ne olduğunu açıklamaya çalışalım. Brett McGurk’ün özellikle Suriye üzerinde varlık gösteren güçler arasında açık ittifak kurduğu PYD-YPG ile olan ilişkileri bakımından yeni bir “Arabistanlı Lawrence” olarak tanımlanmasına itirazımız var. Batının on dokuzuncu yüzyıl bölgesel (Ortadoğu) faaliyetleri söz konusu olduğunda hem basın hem de akademi çevrelerince paylaşılan ortak kolaycılıkla aynı tarihsel figüre gönderme yapılması dikkat çekici. Ama bu kez sadece yerli değil yabancı basın ve akademik çevrelerde de aynı benzetmenin yapılıyor olduğunu belirtelim. 

Kabul etmek gerek, aslında bir arkeolog olan Thomas Edward Lawrence (1888–1935) batılı emperyalist tanımlamalar ile faaliyet gösterdiği sahanın yeniden dizayn edilmesi açısından bölge tarihinde müstesna bir yere sahiptir. 1909 yılında ayak bastığı Osmanlı hâkimiyeti altındaki topraklarda arkeolojik araştırmalar kisvesi (bu dönemde bölgede faaliyet gösteren Gertrude Bell gibi Britanya veya Alman kökenli batılı ajanların ekserisinin tarihçi-arkeolog olduğunu hatırlamakta fayda var) altında başlangıçta Britanya Ordu İstihbaratına sıradan bilgi sağlayan memur konumundayken, 1916’dan sonra Osmanlı Ortadoğu’sunda Sykes-Picot anlaşması hükümlerini uygulamaya sokmak için üzerinde güç kazandığı Suudi kabileleri ayartıp savaşmaya teşvik etmesiyle bölgenin yeniden dizaynında başlıca figür olabilmiştir. Ancak yine de bugün bölgedeki Kürtleri örgütleyerek, silahlandırarak, Amerikan çıkarlarının hizasına getirme çabası içindeki McGurk başka bir dünyanın referansı ile hareket etmektedir. Dolayısıyla bir başka ülkenin egemenliği altındaki topraklarda Britanya çıkarlarına hizmetle görevli Lawrence ile kendini sadece bölgenin değil dünyanın sahibi olarak gören ABD’nin resmi görevlisi McGurk’ü benzeştirmek, batıya yönelik toptancı bakış açısının kolaycılığına düşmek olur. Bu kolaycılık, bölgeye ilişkin yapılacak analizlerin yanılma payını daha işin başında arttırma tehlikesi içermekle kalmaz, geçtiğimiz yüzyıl ortasından (II. Dünya Savaşı sonrası) itibaren bölge üzerindeki emperyal sahipliğin Britanya’dan ABD’ye geçmiş olduğu gerçeğini de göz ardı etmek olur. 

McGurk ile Lawrence’ı benzeştirerek Ortadoğu’da neler olup bittiğini analiz etmeye çalışmak, on dokuzuncu yüzyılın eski usul sömürgeci karakteri Britanya üzerinden yirminci yüzyılın sömürgeci karakteri ABD’yi analiz etmek gibi daha işin başında yanılgıya/yenilgiye “evet” demek kısacası. Britanya ve ABD’yi “aynılaştıran” analizleri bir yere kadar kabul etsek dahi bu bakış açısı, yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinden sonra bölgenin dizaynı söz konusu olduğunda SSCB-RF faktörünün bölgesel gücünü yok saymak anlamına gelecektir.  

McGurk ile Lawrence arasında “kişisel” uzaklığa girmeden önce ABD’nin bölgeye ilişkin ilgisi ve gücünü doruğa ulaştırdığı kritik eşiğe İsrail’in tarih sahnesine çıkışına değinmek gerekiyor.  

14 Mayıs 1948’e kadar Filistin Sorunu, bölgedeki Yahudi yayılmacılığının neden olduğu birkaç küçük çatışma ve birkaç küçük zafer/hezimet dışında pek de dikkate alınmayan lokal karaktere sahip olsa da, andığımız tarihte Birleşmiş Milletler tarafından kabul gören “taksim planı” nedeniyle Müslüman/Arap coğrafyasında sancıları hala devam eden ABD menşeli büyük bir kırılmaya neden oldu. Karar tarihini takip eden sıcak yaz bitmeden patlak veren 1948 Arap-İsrail (birinci) Savaşı sonunda Kudüs’ün düşmesiyle birlikte çok daha dramatik bir sonuçla baş başa kalınmıştır. Ürdün, Mısır ve Suriye’yi doğrudan tüm Arap coğrafyasını (elbette Türkiye’yi de) dolaylı olarak etkileyecek yeni bir güç merkezi, bölgesel aktör İsrail tarih sahnesindedir artık.

trumanYahudi mitolojisinde tanımlandığı biçimde vaat edilmiş kutsal topraklarda kurulan İsrail Devleti, iki bin yıllık uzun ve acılı bir bekleyişin mutlu sona ulaşması gibi görünse de, bölgesel hâkimiyetin Britanya’dan ABD’ye geçmesiyle ancak mümkün olabilmiştir. İngiliz ordusunun bölgeden çekilmesi ve dönemin ABD başkanı Harry Truman’ın Nazilerin müsebbibi olduğu Yahudi Soykırımı’nın batı nezdindeki vicdani acısını hafifletmek için hesabı Filistin halkına (savaş yıllarında Kudüs Müftüsü’nün İngiliz ve Amerikan paktı hilafına Nazilerle girdiği işbirliğini de unutmadan) kesmesiyle Araplar için “Nakba-Büyük Felaket”, Yahudiler içinse “Büyük Zafer” ete kemiğe bürünebilmiştir. 

Brett McGurk, elinde tuttuğu “bağımsızlık” şekeri sayesinde Kuzey Suriye’de rahatça aralarında dolaştığı PYD-YPG-Kürtler arasında “hewal-dost, arkadaş, kardeş” lakabıyla anılıyor. Geçen yüzyılın bölgesel figürü Lawrence göçebe Arap bedevilerine geleneksel aristokratik değerler aşılamaya, kabile ileri gelenlerinden soyluluk devşirmeye çalışadursun, McGurk’un böyle bir derdi yok. O,  büyük bir iştahla öğrenmeye çalıştığı (kabul etmek gerekirse büyük bir beceriyle bunu başardığı gözlenen) yerel değerlere müdahale etmediği için belki de PYD-YPG’nin okyanus ötesinden gelen kardeşi olabilmeyi başarıyor. Türkiye’nin (iç sorunlarından fırsat bulabildiği kadarıyla) doğrudan varlığına tehdit olarak değerlendirdiği PYD-YPG milislerinin arasında ülkesinde olduğu kadar güvenle dolaşıyor. Tırlar dolusu zırhlı araç, ağır silah ve sofistike füze bataryaları dahil olmak üzere tüm askeri ihtiyaçlarını gidermekten (Türkiye’ye rağmen) asla çekinmiyor.

marcusTam da bu nedenle Brett McGurk, bedevi kabilelerden devlet devşiren T.E. Lawrence’dan ziyade İsrail’in kuruluşunda en büyük pay sahibi düzenli orduyu kuran ABD’li eski bir asker ve hukukçu David Marcus’un izlediği yolda ilerliyor. ABD’li David Marcus, 2000 yıl sonra kurulan ilk İsrail ordusunun ilk komutanı. Yahudiler arasında “Mickey” lakabı ile anılacak kadar sevilen, geldiği güne kadar kendi aralarında bile çatışan başta Haganah ve Palmach kabilelerinden oluşan 12 ayrı klanın her biri kendi başına buyruk, düzensiz ve en önemlisi öz güveni olmayan milislerinden modern bir ordu yaratarak 1948 Arap-İsrail savaşını kazanan Kudüs’ün alan ilk komutanı.  

Kürt kökenli olmayan Brett McGurk’dan farklı olarak ailesi Romanya’dan göç etmiş New York’lu bir Amerikan Yahudisi olan David Markus aslına bakarsanız pek de Yahudi değerlerine aşina bir kültürel atmosferde yetişmemiştir. Aksine tam bir Amerikalıdır. 1924 yılında Westpoint Amerikan Harp Akademisi’nde mezun olarak başarılı bir kariyer yapmak yerine tıpkı McGurk gibi akşam okuluna devam ederek hukukçu olmayı tercih etmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması ve yedek kuvvetlerin hizmete alınmasıyla orduya geri dönmüş (albay rütbesi ile) ancak yedekler gibi cephe gerisinde kalmak yerine savaş boyunca Normandiya Çıkarması dâhil bir dizi sıcak çatışma içinde muharip görevlerde bulunmuştur. Savaş boyunca gösterdiği yararlılıklar nedeniyle Marcus madalyalı bir savaş kahramanı olsa da, hukukçu kimliği sayesinde savaş sonrası dönemde de Amerikan politikalarının Avrupa’daki uygulayıcıları arasında bulunmuştur. Tarihi Nürnberg Mahkemeleri (Nazi ileri gelenlerin yargılandığı), Alman toplumunun Nazizmden arındırılması ve Alman devlet kurumları ile toplumsal ilişkilerin yeniden inşa edilmesi gibi bir dizi yüksek kalibreli programların icracısı olmuştur. 

David Marcus’u bölge tarihi açısından önemli kılacak tarihsel rol, New York’ta bulunduğu esnada tanıştığı Yahudi Toplumu’nun New York Temsilcisi Shlomo Shamir’in İsrail Ordusu’na “danışmanlık” teklif etmesiyle başlamıştır. Aslında o sırada ne İsrail’den ne de bir ordudan söz edilebilir. Dahası, dört bir yanı düşmanla çevrili kendisinden onlarca kat daha fazla nüfusa sahip Arap ülkelerinin tehdidi de ayrı bir sorun. Ancak Marcus, yapılan teklifin cazibesine kapılır (eşinin ısrarlı karşı koymasına rağmen) ve 1948-Ocak ayında Filistin’e gider. Filistin’e varır varmaz da dünyanın dört bir yanından gelen Yahudi göçmenlerin İngiliz Manda yönetimi tarafından konulan kısıtlamalar nedeniyle yaşadığı sıkıntılara birinci elden tanıklık eder. 

mcgurk barzaniSavaş galibi Amerikan Ordusu’nun madalyalı vakur albayı Marcus, Almanya’da görev yaptığı esnada Nazilerce kurulmuş birçok tesis yanı sıra Dachau Toplama Kampı’nı da incelemiştir. Bu esnada gördüğü ve bir türlü anlam veremediği Nazi zulmü karşısında Yahudi toplumunun takındığı boyun eğen ezikliğin bir benzerini, savaştan üç yıl ve onca acıdan sonra İngiliz askerleri karşısındaki göçmenlerin korku dolu gözlerinde yeniden görmüştür. Tarih boyunca zulme hatta soykırıma uğramış bir halkın, kendini savunmak yerine boyun eğmeyi seçmesini devletsiz ve ordusuzluğa bağlayarak, bunları yaratabilecek yegâne şeyinse öncelikle öz güven olduğu kanısına varmıştır. Yahudi kabilelerinden oluşan milisler arasındaki çatışmaları “ortak vatan” motivasyonu ile kısa sürede aşacak denli becerikli bir yönetim anlayışı geliştiren Marcus, 2000 yıl sonra kurulan derme çatma İsrail ordusu ile üstelik ABD’nin doğrudan ve açık desteği olmaksızın giriştiği cüretkâr yayılma harekâtı ile Ürdün, Mısır ve Suriye ordularından oluşan Arap güçlerinin büyük bir hezimete uğratabilmiştir. Filistin’e ayak basmasının üzerinden daha sekiz ay geçmeden 1948 yılı yazı bitmeden önüne kattığı Arap bileşenlerinden oluşan bozulmuş orduların arkasından Kudüs’e giren İsrail güçlerinin ihtiyaç duyduğu “özgüven” böylece somutlaşabilmiştir. İşte o tarihten sonra bölgesel güç denklemi içinde çok ama çok önemli bir belirleyici faktör olacak moral üstünlüğü ve özgüven avantajı bir daha asla Arapların eline geçmemiştir. Öyle ki, bölgesel güçlerle giriştiği başta “Altı Gün Savaşı” ve “Lübnan İç Savaşı” esnasında Albay David (Mickey) Marcus’un İsrail ordusuna aşıladığı özgüven güçlenerek bu günlere kadar gelinmiştir. 

David Marcus’un İsrail’de yaratmayı amaçladığı devlet ve ordunun ihtiyacı olan kendi ayakları üzerinde durabilen, moral ve özgüveni tam bir ülke aksine Arabistanlı Lawrence’ın Arap Yarımadası’nın göçebe ve bedevi kabilelerini örgütlemesinden meramı, Osmanlı yerine kendisinin geçeceği “efendi” rolüne kavuşmak içindir.  Lawrence’ın bu dönemdeki faaliyetlerinden en son çıkarılacak sonuç kendine özgüveni tam, bağımsız bir ülke yaratmaktır.  Lawrence’ın başından beri amaçladığı yegane şey, öğretilmiş asalet bahşettiği kral ve prensleri kullanarak İngiliz petrol şirketlerinin işlerini kolaylaştırmaktır.

gurk 3Son iki başkan ve kendini göreve gelmiş en “sert” başkan olarak tanımlayan Donald Trump’un Özel Temsilcisi Brett McGurk’un himayelerinde PYD-YPG’nin dünya basınına servis edilen resimlerindeki değişime kronolojik sıra ile baktığımda benim gördüğüm tam olarak şu; başlangıçta 1936 İspanya İç Savaşındaki Uluslar arası Tugayın; kılık kıyafetleri perişan, tüfekleri çakaralmaz, askeri düzenden yoksun naif romantizminden esvapları, esvaplarında kullandıkları sembolleri ve saldırı tüfekleri tek tipleşmiş, askeri düzen ve güven telkin eden dahası sürekli teçhiz edilen zırhlı araçlar, füzeler ve paletli toplarla kendine öz güveni tam bir ordulaşma süreci adım adım tamamlanıyor. Kim bilir burnumuzun dibinde olan biteni bir buçuk asır öncenin emperyal ezberleriyle analiz etmek yerine değişen öncelikler ve benzerliklere dikkat kesilerek daha sağlıklı ve memleket için güvenli bir yol bulabiliriz belki.   

Sıkıcı ve uzun bir yazının sonunu bir Ortadoğu dedikodusuyla tamamlamak sanırım en doğrusu. Arapların “kurtarıcısı” T.E. Lawrence su katılmamış bir kadın düşmanı ve eşcinseldi. Hatta bazı Britanyalı tarihçilere göre Arap yarımadasındaki faaliyetleri esnasında bir süre tutuklu kaldığı Osmanlı karakolunda (kimliğini bilinmeksizin, elbette bilinse derhal infaz edilirdi) istismara uğramıştı. Garip bir tesadüf olsa gerek, en sevdiği hayvan olan develere atfedilen kincilik, yaşadığı sürece Osmanlı ve Türklere karşı muhafaza ettiği düşmanlığın kaynağı olarak gösterilir. Bu yönüyle akıldan çok duygularından beslenen bir adamdır Lawrence. Oysa McGurk, yaklaşık yetmiş yıl önce kendisiyle aynı misyonla bölgede faaliyet yürüten David Marcus gibi diplomatik yönü güçlü ve temasta olduğu dost ya da düşman toplumlarla olan ilişkileri bakımından daha dengeli bir profile sahip. Dahası, yukarıda satır arasında verdiğimiz öznesi olduğu skandal;  ABD’nin Bağdat Büyükelçiliği’nde bir kadın gazeteciyle geçirdiği “samimi” görüntülerin basına servis edilmesiyle patlak vermiştir. Brett McGurk’ün evli olduğu dönemde ortaya çıkan görüntüleri nedeniyle oldukça zor duruma düştüğü bilinse de, bölgedeki etkisi bakımından ABD hükümetleri nezdinde vazgeçilmez adam pozisyonuna pek de zarar gelmemiştir. Bahse konu skandal, Özel Temsilci McGurk açısından münferit bir çapkınlık mıydı yoksa müzmin bir zamparanın eninde sonunda yüzleşmesi gereken acı bir son muydu bilinmez tabii.

Asıl merak konusu McGurk’un sımsıkı bağlarlarla içli dışlı olduğu PYD-YPG’li bir sevgilisi var mıdır bu aralar meçhul. Ancak örnek aldığı David Marcus’un İsrail ordusundaki kadın askerler ile yaşadıklarının evliliğini bitirdiği bir vakıa olduğunu düşünülecek olursa huylu huyundan, çırağın da ustasının yolundan dönmeyeceği ortada.

(1•) Kotasyon içine alınmış iki sıfat yazıya esas iki figürün tarihsel rollerine ironik bir gönderme amacıyla kullanıldı. İlki, asıl adı David Marcus olmasına rağmen bir Amerikan-Yahudisi olması nedeniyle İsrail ordusunda “Mickey” takma adıyla anılıyor olmasını hatırlatmak için kotasyon içinde. İkincisiyse, kâğıt üzerindeki (resmi) görevi ABD’nin DEAŞ ile Mücadele Resmi Temsilcisi olan bir diplomatın PYD ile girdiği samimi ilişkiler nedeniyle üzerine oturan Kürtçe dost-arkadaş anlamına gelen “hewal” sıfatı yerine inandırıcılığı kalmayan resmi “Temsilci” sıfatını sorgulamak için özellikle kotasyon içine alındı. 

(2•) Türkçe karşılığı Demokratik Birlik Partisi olan PYD (Partiya Yekitiya Demokrat) 2003 yılında Salih Müslim tarafından kuruldu. Türkçe karşılığı Halk Koruma Birlikleri YPG (Yekineyen Parastine Gel) ise partinin silahlı yapılanmasına verilen addır. Sayısı ile ilgili muhtelif rakamlar zikredilse de ortalama beş bin civarında milis gücüne sahiptir. Suriye Kürtleri tarafından başta rejim muhalifi bir örgütlenme amacıyla kurulsa da Suriye iç savaşı ve DEAŞ istilası ile birlikte bölgesel Kürt çıkarlarını koruma amacı ile birlikte ABD’nin DEAŞ ile mücadelede sahadaki müttefiki olarak yepyeni bir misyonla teçhiz oldu. Örgüt, DEAŞ ile mücadelede zaman zaman Esad rejimi ile ortak hareket etse de süreç içinde hem rejim hem de Türkiye tarafından desteklenen ÖSO-Özgür Suriye Ordusu güçleri ile çatışmalara girmiştir. Türkiye’nin dış politikasında belki de II. Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük dış politika sorunu haline gelen PYD-YPG meselesinin temelinde örgütün, PKK ile olan açık eylem birliği ve ideolojik akrabalığına rağmen stratejik müttefikimiz ABD tarafından desteklenip, silahlandırılıyor olmasından kaynaklanmaktadır. 

Mustafa C. SADAKOĞLU

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 2359 defa
Bu kategoriden diğerleri: « KELEPÇELİ GENERALİN HATIRLATTIKLARI

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile