All for Joomla All for Webmasters
Perşembe, 23 Şubat 2017 22:59

Kaynayan Kazan! SURİYE…

Öğeyi Oyla
(0 oy)

Tarihteki ilk yazılı anlaşma olan Kadeş Anlaşması’nın yapıldığı kadim topraklar…

Taa 7’nci yüzyıla dayanan Oğuz akınları…

Henüz 878 yılında bölgeye hâkim olan Müslüman bir Türk devleti, Ahmet Bin Tolun ve Tolunoğulları…

10 ve 11’inci yüzyıllarda devam eden yoğun Türk göçleri…

            Türk mezarlıkları ile Türk tapusu tescillenen bir coğrafya…

            Süleyman Şah ile Suriye’nin bağrına vurulan bir Türk mührü…

1078 yılından itibaren kurulan Suriye Selçuklu Devleti ile devam ettirilen Türk hâkimiyeti…

Daha sonra başka bir Türk devleti olan Memlûklüler yolu ile korunan Türk tapusu…

Ve 1260’tan itibaren bir Türk devletinin başkenti olan kadim Şam şehri…

Son sınırları, Gertrude Bell ve Lawrence gibi İngiliz casusları tarafından cetvelle çizilen yapay bir devlet!

Şimdi ise, şeytan üçgeninin tam ortasındaki bahtsız bir ülke!

Evet, işte bu kadim topraklar, bugünün kaynayan kazanı Suriye!

Suriye’deki son Türk hâkimiyeti; Yavuz Sultan Selim Han komutasındaki Türk ordusunun, 24 Ağustos 1516 tarihinde Mercidabık'ta Memluklular'ı yenmesi ile başladı ve Suriye 1918 yılına kadar kesintisiz olarak tam 402 yıl boyunca Türk hâkimiyeti altında kaldı.

Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı gün, son bir çırpınış olarak, Yıldırım Orduları Grup Komutanlığı’na Mustafa Kemal Paşa atanmış ama artık Suriye için maalesef ki iş işten geçmişti.

Peki, Mustafa Kemal ne mi yaptı?

Mustafa Kemal; Filistin harekâtını icra eden bu son ordu kalıntılarını bir araya topladı ve Toros Dağlarının kuzeyine sağ salim çekilmelerini sağladı. İşte Mustafa Kemal Paşa’nın kuzeye çekmeyi başardığı bu kuvvetler, bir yıl sonra başlayacak olan Türk İstiklal Mücadelesi’nin Güney Cephesi’ndeki çekirdek kadrosunu oluşturacak olan birliklerdi. Daha sonra ise Mustafa Kemal; Yarbay Şefik (Özdemir) Bey komutasında teşkilatlandırdığı milis birlikleri ile Ankara Anlaşması yapılana kadar, Fransızlara Suriye’yi dar etmeyi başarmıştı.

Önce İngilizlerin eline geçen Suriye, daha sonra Sykes-Picot Anlaşması gereği İngilizler tarafından Fransa’ya bırakıldı. Bu dönemde Türkiye ile Fransa arasında meşhur Ankara Anlaşması imzalandı. Suriye’deki Fransız idaresi 1946’ya kadar devam etmiştir. 

Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük verilmiştir. Yine aynı anlaşmanın 13’üncü maddesine göre Suriye üzerinde (Halep ve Şam Vilayetleri) bazı haklarımız bulunduğu da öne sürülmektedir.  Daha sonra 20 Kasım 1922 tarihinde başlayan Lozan Konferansı’nda Suriye sınırı neredeyse hiç konu edilmeden aynen Ankara Anlaşmasında olduğu gibi kabul edilmiştir.

1958'de yapılan toprak reformu ile Suriye Devleti tarafından; Türkmenlere ait birçok tarla, bağ ve bahçeye kamulaştırma yoluyla haksızca el konulmuştur. Bu ve benzeri uygulamalar yüzünden, 1950'ler boyunca Türk asıllı aileler, Halep’ten Türkiye’ye kaçmaya devam etmişlerdir.

Suriye'nin kuzeyi dağlık ve yer yer ormanlık, iç kısımlarında ise çöl şartları etkilidir. Suriye'nin güneydoğusunda Suriye Çölü yer alır. Suriye topraklarının üçte ikisi çöllerle kaplıdır. Akdeniz kıyısında Akdeniz iklimi egemendir. Tarım ve hayvancılık halkın temel uğraşıdır. Suriye'nin yeraltı kaynakları arasında petrol ve fosfat en önemli yeri tutmaktadır.

21. Yüzyıl Enstitüsü ve diğer kuruluşların yaptıkları araştırmalara göre, Suriye etnik yapısı ortalama olarak; % 77-83 Arap ,% 7-9 Kürt/Ermeni ,% 5-6 Türk , % 1 Çerkez, % 1 diğer, ayrıca Filistinli ve Iraklı mültecilerden oluşmaktadır.

Dini inanç olarak bunların %74’ü Sünni Müslüman, %12’si Şii Müslüman, %10’u Hıristiyan %3’ü de Dürzi’dir. Hafız Esad ve Beşar Esad ise Nusayri Müslümanıdırlar, Yani Nusayrilik Arap Aleviliği demektir. Suriye nüfusunun en az %18’i Nusayri, yani Arap Alevisi’dir. Suriye’de yönetim egemen olan Baas Partisi de bunların elindedir.

Suriye’de azınlık olarak yaşamakta olan Türkler, günümüzde ağırlıklı olarak; Şam, Lazkiye, Hama, Humus, Halep ve Rakka kentlerinde ve köylerinde bulunmaktadırlar. Şam bölgesinde yaşayanlara Şam Türkmen’i denirken, Halep ve Rakka bölgesindekilere Halep veya Culap Türkmen’i, Lazkiye Türkmenlerine Bayır-Bucak Türkmen’i (Türkmen Dağı) denmektedir. Nüfus sayımlarında milliyetleri ile sayılmadıklarından sayıları hakkında kesin bilgi yoktur. Çeşitli kaynaklarda 200.000 ilâ 3.500.000 arasında farklı tahminler verilmektedir. ORSAM’ın 2011 tarihli araştırmasında; Suriye’de Türkçe konuşan Türkmen sayısı yaklaşık bir buçuk milyon, Türkçeyi unutmuş Türkmenlerle beraber sayılarının 3,5 milyon civarında olduğu belirtilmektedir.

Peki, Suriye’deki bugünkü sorunlar yumağına nasıl gelindi?

Aslında her şey, Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi olan “BOP”u uygulamaya koymasıyla başladı. İlk önce Saddam’ın Kuveyt’i işgalini (önce organize, sonra da) bahane eden ABD, Irak’ı işgal ve istila etti. Bu yolla Irak yeraltı kaynaklarının da üzerine oturmuş oldu, ayrıca Ortadoğu’da yeni ve büyük askeri üsler elde etti. Daha sonra belki de kendisinin kurguladığı 11 Eylül Saldırısını sebep gösteren Amerika; Afganistan’a asker gönderdi ve orayı da denetimi/hegemonyası altına aldı. Neden Afganistan? Çünkü Afganistan Rusya’nın büyük ideali olan sıcak denizlere inme ve genişleme politikasının ulaştığı son noktaydı. ABD bu hareketiyle zaten eski gücünde olmayan Rusya’nın önünü de kesmiş oldu.

Hemen ardından başlattığı Arap Baharı harekâtıyla da Fas, Tunus, Cezayir, Libya, Yemen ve Mısır’ı kolayca yeni hegemonyalarına ekledi, buraları da usulünce sömürmeye başladı. Mısır’dan doğuya doğru harita üzerinde ilerlediğimizde gördüğümüz İsrail zaten kendi çocuğuydu, Ürdün ve Suudi Arabistan ise asla bağımsız olamamış ve daima Amerika ile birlikte hareket eden modern sömürgeleriydi. Arabistan denilen sözde devlet ABD’nin Ortadoğu’daki bütün harekâtlarına hem askeri yönden hem de maddi yönden en üst düzeyde katılmamış mıydı? Başka bir Arap ülkesi olan Irak’ı beraber bombalamamışlar mıydı? Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri de aynı kategorideki devletler olarak, her zaman ABD’ye hizmet etmeye devam etmişlerdir.

Durum böyle iken, ABD açısından Ortadoğu’yu tamamen kontrol edebilmek için,  hizaya getirilip terbiye edilmesi gereken iki devlet daha vardı. Bunlardan biri Suriye diğeri de İran’dı. Fakat ABD’nin BOP kapsamında sürdürdüğü müdahale ve harekâtlara baktığımızda, bu müdahalelerin rasgele olmadığını görmekteyiz. Evet, bu ülkelerin her biri ABD için ayrı birer hedef ve ayrı ayrı kazanımlar… Ama bu manzaraya baktığımızda, asıl hedefin bütün bu ülkelerden başka bir ülke olduğu hemen ortaya çıkmaktadır. Kuzeyi Karadeniz ve Rusya, batısı Ege denizi ve Yunanistan, Doğusu ABD’nin kontrol ettiği Afganistan, güneyi Irak, İsrail, Suudi Arabistan, güney doğusu İsrail, Mısır, Libya ve Tunus gibi ülkelerle kuşatılan bu hedef ülke maalesef ki, Türkiye’dir! Sakın unutmayalım, Suriye ve İran’dan sonraki nihai hedef Türkiye’dir. Hatta ABD için şartlar uygun gelişirse, belki Suriye’den sonraki ilk hedef Türkiye olacaktır!

Bölgede ABD açısından çetin ceviz olarak görülen üç ülke vardır. Haydut veya şeytan devletler olarak dillendirilen bu devletler; İran, Suriye ve (gizli haydut) Türkiye’dir. Türkiye ve İran’a müdahale için henüz çok erkendi. Onun için bu iki ülke şimdilik kaydıyla kontrollü olarak yıpratılıp zayıflatılmalı ve günü geldiğinde yapılacak nihai müdahaleye hazır hale getirilmeliydi. Takvimler 15 Mart 2011’i gösterdiğinde, müdahale için en uygun ülke, yani sıradaki av Suriye idi. Üstelik Suriye’ye yapılacak müdahale ile bir taşla birkaç kuşun aynı anda vurulması fırsatı da vardı.

O yüzden vekâlet savaşları yöntemi ile harekete geçildi, ilk vekâlet ise başındaki yönetici BOB’un Eş Başkanlarından biri olan Türkiye’ye verildi. Gerekli para, Arabistan ve Katar tarafından karşılanacaktı. İşte o yüzden kardeşim Esad, bir günde düşmanım Esed’e dönüştü! Peki, Suriye harekâtıyla ve Türkiye’yi kullanarak ABD’nin Suriye’de vurmayı planladığı o birkaç kuş neydi?

1.         Bölgedeki İran hariç bütün ülkeler ABD’nin kontrol ve hegemonyası altında olduğu halde, Suriye Rusya’nın kontrolü altında olan tek ülkedir. Bu harekât başarı ile tamamlanırsa, Suriye de ABD hegemonyasına sokulacak ve Rusya’nın bölgedeki etkinliği kırılarak, Akdeniz havzasının tamamında ABD borusu öter hale getirilecektir.

2.         Suriye’deki üsler Rusya’ya değil ABD’ye hizmet eder hale gelecektir.

3.         Suriye’nin yeraltı kaynakları ABD’nin lehine kullanılacaktır.

4.         Bölgede İsrail’in güvenliği ve bekası garanti altına alınacaktır.

5.         Bu harekât kapsamında Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürdistan kurdurulmak suretiyle, İsrail’e kardeş ve ABD’nin her istediğini yapmak zorunda olan kukla bir devlet daha yaratılarak İsrail’in yalnızlığına son verilecek.

6.         Türkiye’nin bölgedeki etkinliği azaltılarak yıpratılmasına katkı sağlanacak.

7.         Her şeyden önemlisi de nihai hedef ülke olan Türkiye güneyinden tam 911 kilometrelik çok uzun bir şeritten kuşatılmış olacaktır.

Bu kuşatmaya, Rusya açısından baktığımızda ise; aslında Rusya’nın, Suriye’nin kuzeyinde yeni bir Kürt Devleti kurulmasına bir itirazı yoktur, hatta işine gelen bir durumdur. Fakat Rusya’nın Suriye’de bulunan deniz, hava ve kara askeri üsleri, Rusya’nın sıcak denizlere inme idealinin ete kemiğe bürünerek gerçekleştirilebilmiş tek tarafıdır. Rusya’nın Ortadoğu’yu ve Akdeniz’i dinleyebildiği, izleyebildiği, gözetleyebildiği, istihbaratını alabildiği, icap ettiğinde Akdeniz’de ben de varım diyebildiği ve ABD’ye karşı gövde gösterisi yapabildiği tek yer Suriye’dir ve buradaki üsleridir. O yüzden Rusya ne olursa olsun Suriye’den vazgeçmeyecektir.

Rusya’yı Suriye’den ve oradaki çıkarlarından vaz geçirebilecek tek şey, büyük bir askeri yenilgidir ki, bu da öyle kolay bir şey değildir. Zaten Rusya, Suriye’den vazgeçmeyeceğini çok kararlı bir şekilde, daha krizin ilk günlerinden itibaren göstermiş ve ABD’ye karşı bölgede askeri, siyasi ve psikolojik üstünlüğü ele geçirmiştir.

Mesele Suriye’yi kimin ve nasıl yönettiği / yöneteceği meselesi değildir. Mesele Suriye’nin kimin kontrolünde kalacağı meselesidir. Dolayısı ile Esad değişse bile bu politika değişmeyecektir. Rusya Suriye’de hali hazırda sürdürdüğü harekâtına devam ederken, fırsat buldukça da Türkiye’yi, sopa & havuç yöntemi ile kendi tarafında konumlanmaya zorlamaktadır. Kendi tarafında kaldığı sürece Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtına destek vermekte veya en azından sessiz kalarak zımnen destek olmakta, PYD’yi desteklemekten biraz uzak durmakta ve Suriye’deki Türkmenlere de pek dokunmamaktadır. Ancak Türkiye’nin ABD tarafına kaymaya başladığını gördüğü anda, hemen Kürt kartını çıkarıp PYD’yi desteklemeye başlamakta, Fırat Kalkanı Harekâtı’nı engellemekte, Türkmenlere ve diğer muhalif gruplara karşı çok acımasız saldırılar gerçekleştirmektedir. Görünen odur ki, Rusya’nın oluru olmadan Türkiye’nin Suriye’deki harekâtı, bundan sonra da çok zorlu olacaktır.

Fakat burada gözden kaçırılmaması ve üzerinde dikkatle durulması gereken bir nokta vardır ki, batının da doğunun da Türkiye’ye karşı mutabık olduğu ve müşterek hareket ettiği proje, Kürt projesidir. Çünkü Doğu (Rusya, İran, Çin) Türkiye’nin doğusunda toprakları Karadeniz’e kadar ulaşan bir Kürt devleti kurdurmak suretiyle, o kukla Kürt devletini Türkiye ile Türk dünyasının arasına adeta bir kama gibi sokmak suretiyle, Türkiye ile Türk dünyasının bağlarını koparmaya ve Turan’ı (Türk Birliğini) engellemeye çalışmaktadır. Türkiye ve Türk dünyasının küresel bir güç olmasını önlemenin en etkili yolu da işte budur. Karadeniz bölgesinde, PKK terör örgütüne destek olacak bir halk ve destek alt yapısı olmadığı halde, PKK’nın fırsat buldukça Karadeniz taraflarına yayılma ve açılma hamlelerine bu gözle bakılmalıdır. Kuzeyde Karadeniz’den Irak’a kadar uzanan bir kama…

Diğer yandan Batı’nın (ABD ve saz arkadaşları ve aynı zamanda Doğu’nun) aramıza sokmak istediği başka bir Kürt kaması daha vardır. Bu kama da Irak’tan başlayıp Suriye üzerinden devam edip Akdeniz’e kadar uzanacak olan kamadır. Süleyman Şah Türbesi’nin Türkiye’ye tahliye ettirilmesinin sebebi de, aslında bu kamaya yer açmak idi. Bu olaya da bu gözle bakılmalıdır. Buradaki amaç ise, kurulacak Kürt devleti (İlerde İsrail’e devredilecektir) ile; Türk dünyası ile Müslüman dünyasının maddi ve manevi bağlarını tamamen kopartmaktır!

Eğer bu iki kama, doğuda güneyden kuzeye, güneyde ise doğudan batıya sokulabilirse, Türkiye’nin etrafının kuşatılması da tamamlanmış olacaktır. İşte Türkiye’nin biraz gecikmeli de olsa başlatmış olduğu Fırat Kalkanı Harekâtı, güneyimizde doğudan batıya yani Akdeniz’e kadar sokulmak isten bu kamayı tam da ortasından kırma girişimidir. Özcesi, emperyalist kuşatmayı yarma girişimidir. Bu yüzden Türkiye, bu harekâtta başarılı olmak zorundadır. Bu Türkiye’nin hem kendi bekası açısından, hem de Müslüman ülkelerin uyandırılması ve emperyalizme karşı mücadele etmelerinin sağlanması, yani onların bağımsızlıkları ve bekaları açısından da çok önemlidir.

Bu tezgâhın farkına varan devlet aklı ile harekete geçen Türkiye; 24 Ağustos 2016 tarihinde başlattığı harekâtla, önce Cerablus’u ve sonra Dabık’ı ele geçirdikten sonra El Bab’a doğru yürümüştür. Bu yazının kaleme alındığı tarihte, El Bab’da Türk ordusu tarafından büyük oranda hâkimiyet sağlanmış olmakla birlikte, çatışmalar hala sürmekteydi. Türk Hükümeti tarafından bir sonraki hedefin Menbiç ve Rakka olduğu açıklanmıştır. Menbiç hedefi Türk devlet aklına uygun bir hamle olmakla birlikte, Rakka konusunda tekrar tekrar düşünülmelidir.

Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı’nın amacı; tabi ki, sadece araya sokulan Kürt kamasını kırmak değildir. Türkiye’nin bu harekâttan beklentilerini kısaca şu başlıklar altında özetlemek mümkündür:

1.         Türkiye’nin güneyinden kuşatılmasını önlemek.

2.         Türkiye’nin güneyinde yeni bir kukla Kürt Devleti kurulmasını önlemek.

3.         Kurulması planlanan Kürt Devleti yolu ile Türkiye’nin İslam dünyası ile olan bağının koparılmasını önlemek.

4.         Güneyde kurulacak olan ikinci bir Kürt Devleti yolu ile Türkiye’nin bölünmesini tetikleyebilecek şer olayların önüne geçmek.

5.         İsrail’in güçlenip genişlemesinin ve Türkiye sınırlarına kadar yayılmasının önüne geçmek. Zira Türk devlet aklı Arz-ı Mevud’u ve Yahudi emellerini unutmamaktadır.

6.         Suriye’deki Türk varlığını yok olmaktan kurtarmak ve Suriye Türkmenlerinin güçlenmesini sağlamak.

7.         Türkiye’nin sınır güvenliğini sağlamak.

8.         Bölgede tehlike olarak görülen IŞİD, PYD gibi terör örgütlerini bölgeden temizlemek ve bölgeyi güvenli bir bölge haline getirmek.

9.         Türkiye’nin başına uzun zamandır sıkıntı oluşturan mülteci problemini çözmek, mültecileri Türkiye’den çıkararak burada tesis edilecek güvenli bölgelere yerleştirmek.

10.      Mümkün olduğu kadar ele geçirilen bölgelerde kalmak.

11.      İmkânı olursa, ele geçirilen yerlerden çıkmamak.

12.      Çıkılmak zorunda kalınırsa da orada özerk bir yapı / yönetim oluşturmak ve o yapının garantörlüğünü alarak çıkmak.

Lakin yeri gelmişken, Suriye’nin de diğer bağımsız ülkeler gibi, kendi devlet sınırları içinde hükümran bir ülke olduğu düşünülürse, Türkiye’nin ve ABD’nin Suriye topraklarında yürütmekte oldukları bu harekâtın uluslararası hukuka uygun olmadığını da söylemek zorundayız. Burada Rusya’nın durumu, Türkiye ve ABD’den farklıdır. Çünkü Rusya, hükümran ülke olan Suriye’nin daveti üzerine ve anlaşmalı olarak bu ülkede bulunmaktadır. Bu noktada, Türk ordusunun Suriye’de bulunmasının meşru olmadığını belirtmekle birlikte; 20 Ekim 1921 tarihinde imzalanan Ankara Anlaşması’nın 7. maddesi ile Suriye Türkmenleri konusunda Türkiye’ye garantörlük verilmiş ve yine aynı anlaşmanın 13’üncü maddesine göre de bazı haklar tanınmıştır. Tarihçiler ve uluslararası devletler hukuku konusunda uzman olan devlet görevlilerince bu anlaşma tekrar masaya yatırılmalı, üzerinde titizlikle çalışılmalı devletimizi yönetenler ona göre yönlendirilmelidir. Türkiye Suriye’de bulunmasını meşrulaştırmak adına, bu maddeleri ön plana çıkarmalı ve bu anlaşmadan doğan haklarını korumak üzere orada bulunduğunu uluslararası kamuoyuna sık sık deklare etmelidir.

Eğri oturup doğru konuşacak olursak: Türkiye’nin, Suriye tarafından terörist olarak görülen muhalif unsurlara arka çıkması, eğitmesi, donatması ve hatta birlikte harekât yapması; Baba Hafız Esad döneminde Suriye’nin, bizim terörist olarak gördüğümüz PKK’ya sahip çıkması, eğitim kampları kurdurması, silah ve malzeme vermesi, koruyup kollaması arasında bir fark yoktur. Yani bir anlamda, Suriye’nin yıllar önce komşusuna yaptığının aynısı, şimdi komşusu tarafından kendisine yapılmaktadır. Ne diyelim? Arapçası “Men dakka dukka”, Türkçesi de “Etme bulma dünyası…” Fakat ne olursa olsun; Türkiye kendisini saran emperyalist kuşatmayı yarmak, Türk ve İslam âlemi ile arasına sokulmaya çalışılan kamaları kırmak zorundadır. Çünkü mevzubahis olan vatandır.

Bu arada Dabık ve El Bab yerleşim birimlerinin Türk tarihi ve İslam inanışı yönünden çok özel yönleri de bulunmaktadır.

Türkiye sınırına sadece 20 km mesafedeki Dabık; Türk tarihindeki ünlü Mercıdabık Zaferi’nin kazanıldığı yerdir. Yavuz Sultan Selim komutasındaki Türk ordusu ile Kansu Gavri komutasındaki başka bir Türk ordusu (Memluk) 24 Ağustos 1516 günü Dabık Ovası’nda karşı karşıya gelmiştir. Yapılan savaşta, Arap coğrafyasını Osmanlı Türklerine açan Mercıdabık zaferinin kazanılmasıyla, bölgede tam 402 yıl sürecek Türk hâkimiyeti Dabık’ta başlamıştır. Bu nedenle, Türkiye tarafından Suriye’de başlatılan Fırat Kalkanı Harekâtı da, bu sembolizme uygun bir şekilde, Mercıdabık Zaferi’nin kazanıldığı gün olan 24 Ağustos 2016 tarihinde başlatılmıştır.

Diğer yandan, hadislere göre Mehdi komutasındaki İslam ordularıyla Deccal komutasındaki "Romalı" yani batıdan (Amikiye, Hatay tarafından) gelecek gayrımüslim orduları Dabık'ta çarpışacaklardır. Yani Dabık, üç büyük dinde de yer alan “Kıyamet savaşı”nın mekânı olarak görülmektedir. Hıristiyanlar buna “Armageddon” ismini verirken, İslam dünyasında ise bu savaş, “Melhame-i Kübra” (Büyük Kıyım) olarak geçmektedir. Rivayete göre bu büyük savaşta, Müslüman orduları galip gelecek, savaşın sonunda ise İsa Mesih yeryüzüne inecek ve yönetimi devralacaktır.

Arapça’da “kapı” manasına gelen el-Bâb ise; IŞİD’in Suriye’nin kuzeyindeki en önemli direniş noktası olup, Halep’e 40 km mesafede bulunmaktadır. Daha da önemlisi, IŞİD’in en çok vurgu yaptığı, dünyanın sonunu getireceği rivayet edilen Kıyamet Savaşı’nın yapılacağı Dâbık’a da yaklaşık 40 km uzaklıktadır. Şayet IŞİD burada tutunamazsa, Kuzey Suriye’yi kaybedecek ve yaklaşık 100 km güneydoğudaki başkenti Rakka’ya çekilmek zorunda kalacaktır. Böyle olunca da IŞİD; kendi mitolojisi ve propagandasının önemli bir unsuru olan Dâbık’ı kaybetmiş olacaktır. Böylece, önemli bir propaganda üstünlüğünü ve psikolojik savaşı da kaybedecektir. Onun için El Bab’a canları pahasına sarılmaya ve direnmeye devam etmektedirler.

Örgütün İngilizce olarak yayımladığı dergisinin adı “Dâbık”, Arapça olarak neşrettiği derginin ismi ise “Konstantiniyye” yani İstanbul’dur. Bu yayınlarına göre, IŞİD’in yakın hedefi İstanbul; uzun vadeli hedefi ise Roma (Vatikan)’dır. Dikkat edilirse onlara göre İstanbul hala kurtarılmış bir şehir değildir. Bu nedenle de IŞİD’in en büyük düşmanlarından biri de Türkiye’dir! Türk ordusu mensuplarını da “Dinden Çıkmış”, “Dönmüş”, “Dönek”, “Hain” (Ridde, Mürted) olarak görmektedirler. Bu yüzden de acımaları yoktur.

Hem Doğu’daki hem de Batı’daki bütün Türk düşmanlarının eskiden beri kullanageldikleri bu Kürt kartı, şimdi olduğu gibi bundan sonra da kullanılmaya devam edilecektir. Bu kartı ve diğer kartları boşa çıkarmanın yolu ise; Türkiye’nin askeri ve ekonomik yönden çok güçlü olmasına ve Turan ülküsünü gerçekleştirebilmesine bağlıdır.

Kart olarak kullanılan bu Irak ve Suriye Kürtlerine gelince; Yahudilerin deyimi ile Pesah oğlu Mesut Barzani’nin yönetimindeki Kürtlerin Yahudi bağlantıları dikkatlerden kaçırılmamalı, Suriye Kürtleri denilince ise çok daha temkinli olunmalıdır. Zira 1915 Ermeni Tehciri Kanunu ile Türkiye’nin Doğu Anadolu Bölgesinden göç ettirilen Ermenilerin çoğu bu bölgede iskan edilmiş ve yaşamlarını rahat devam ettirebilmek için biz Ermeni’yiz demektense Kürt’üz demeyi tercih etmişlerdir. Bu nedenle bölgedeki “Kripto Ermeni”ler konusu daima akılda bulundurulmalıdır. Sadece şu anda harekâtın devam ettiği El Bab ve civarındaki köylere dahi yerleştirilen ermeni nüfus, ABD arşiv belgelerine göre 8000 civarındadır. Diğer yandan, basına yansıyan haberlerin aksine olmak üzere El Bab’da ve Rakka’da IŞİD’e önemli bir halk desteği vardır. Üstelik Rakka’daki IŞİD mensuplarının bir bölümü, maalesef ki Türkmen’dir.

Suriye kazanı kaynamaya devam ediyor…

IŞİD konusunda daha fazla bilgi için bkz.: Hasip Sarıgöz, makale, “Şeytan’ın Şövalyeleri”

( https://www.academia.edu/17664418/%C5%9Eeytan%C4%B1n_%C5%9E%C3%B6valyeleri_I%C5%9E%C4%B0D )

 Barzani için Bkz.: http://www.dorukturk.tv/makale/hasip-sarigoz/turk-dostu-sanilan-barzani-aslinda-kimdir/186.html

http://www.hurriyet.com.tr/barzani-ailesinin-yahudi-oldugu-ortaya-cikti-128488

http://odatv.com/barzaniler-ve-israil-2803101200.html

- Hasip Sarıgöz -

 hasip

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 5013 defa

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile