All for Joomla All for Webmasters
Cuma, 17 Şubat 2017 14:44

ÇELİK YÜREKLİ LEVENTLERİN OCAĞI: DENİZ ASSUBAY OKULU

Öğeyi Oyla
(6 oy)

11 Nisan 2002 tarihi assubaylar için önemli bir tarih. Yıllarca çekirdekten asker yetiştiren Assubay Hazırlama Okulları ile ilgili büyük bir değişim kararı  verildi o gün. Hazırlama Okulları kapatılacak ve Sınıf Okulları  da Meslek Yüksek Okulu olarak statü değiştirecekti. Kararın uygulama süreci 2004 yılına kadar devam etti. 2004 yılı bir devrin kapandığı, yepyeni bir başlangıcın yaşandığı yıl olarak kaldı akıllarda.

Osmanlı’nın son dönemlerinde, 1890 tarihinde Gedikli Zabit Mektepleri ile başlamıştı süreç. Hatta Türk tarihinde ilk assubay eğitimi 1734 yılına, Humbaracı Ahmet Paşa’ya kadar uzanıyordu. Türk mühendisliğinin, üniversitelerin ve harp okullarının temeli bu tarihte kurulan Hendesehane ve Humbaracı Ocağı’na dayanıyordu. Bu dönemde verilen eğitim mesleki ve teknik eğitim olduğundan bugünkü anlamıyla Assubay Sınıf Okulu türündendi. Oysa 1890 yılında çekirdekten asker yetiştirme dönemine geçilmişti. Daha çocuk denecek yaşta öğrenciler alınıyor, teknik ve taktik beceri ile donatılıyor ve ordusunun saflarında hizmete gönderiliyordu. Üstelik bu şekilde yapılan uygulama o dönemler için son derece başarılıydı. Verim alınıyor, ordunun belkemiğini oluşturan orta kademe subaylar bilgi ve birikimini kışlasında, gemisinde, atölyesinde ve cephede son derece başarılı bir şekilde kullanıyordu. Fakat devir savaşlar devri idi. Öğrencileri yıllarca eğitecek zaman yoktu. Savaşın biri bitiyor, ötekisi başlıyordu. En sonunda da Birinci Dünya Savaşı çıkmış ve Osmanlı’nın gözünü karartıp atıldığı bu macera ne yazık ki, hüsranla noktalanmıştı.

Bu savaşlar döneminde Gedikli Zabit ve Küçük Zabit Okullarında sürekli bir eğitim vermek mümkün olmadı. İstiklal Mücadelesi sonrasında cumhuriyetin kuruluşu ile birlikte bu okullarda da düzenli ve kesintisiz eğitime geçildi. Askeri okul sisteminde taşlar yerine oturdu.

Assubay okulları, dönemler itibarıyla pek çok isim değişikliğine uğradı. Başlangıçta Gedikli Zabit ve Küçük Zabit Mektebiydi. Kimi zaman Çırak Mektebi, kimi zaman Amele Mektebi oldu. Gençler Mektebi de denildi. Küçük Zabit Mektebi de. Cumhuriyetle birlikte bakış açısı yine değişti. Almanya ve İngiltere ile olan askeri bağlar, orduya, bizim kültürümüzde olmayan diktacı oluşumu getirdi. Emir komutanın katılığına önem verildi. Assubaylara Gedikli Erbaş, bu okullara da Gedikli Erbaş Okulları denilmeye başlandı. 1950’li yıllarda Amerikan sisteminin etkisiyle Assubay tanımlamasına geçildi. Tanımlamada her ne kadar “assubay” deyişi hâkim kılınsa da, ordumuzun üst kademelerinde yer alan komutanlar, İkinci Dünya Savaşı öncesinin “Gedikli Erbaş” saplantısından bir türlü kurtulamadı. Assubayları kendilerinin bir uzantısı ve ordusunun belkemiği olarak kabul etmek yerine, başka bir sınıfmış, farklı bir ırkmış gibi gördü. Tepeden tırnağa bütün uygulamaları farklılıklar üzerine oturttu.

Assubay Hazırlama Okulları başlangıçta ilköğretim sonrası, ortaokul düzeyinde eğitim veriyordu. Zaman değiştikçe, bilim ve teknoloji geliştikçe ve Türkiye farklılaştıkça bu anlayış da değişti. Hazırlama Okulları lise seviyesine yükseltildi.

2000’li yıllarda ise insanoğlu tam anlamıyla aydınlanma çağına geçti. Bir bin yıl sona ermiş  ve yeni bir bin yıla merhaba denilmişti. Her şey makineleşmiş, robotlaşmıştı. Silah sanayisi ve teknolojisi gelişmiş, nerdeyse tüm silahlar akıllı hale gelmişti. Bu nedenle Assubaylık mesleğinin eğitiminin de yüksek okul seviyesinde verilmesi bir zorunluluk haline gelmişti. Her bir meslek dalı ayrı bir bilim halindeydi çünkü. Hepsi birer uzmanlık gerektiriyordu. Her silahın, her teknolojinin ve her dalın püf noktasını öğrenecek, akıl ve zekâsıyla kullanacak, iyi yetişmiş, nitelikli orta sınıf subaylara her zamankinden daha çok ihtiyaç vardı çünkü…

Öte yandan bir farklı bakış açısı daha vardı bu lise düzeyindeki okulların kapatılmasına. Küçücük yaşta, daha çocukluktan çıkmadan, daha kuşları öğrenmeden, bulutları öğrenmeden, daha aşkı öğrenmeden, ekmeği ve emeği öğrenmeden nasıl olur da insanlara savaş öğretilirdi ki?

Sisteme militan yetiştirmeyi amaçlayan, halkı ile bütünleşmeyi engelleyip araya mesafeler koymayı üreten,  sistemin yazılımını çocukların genç dimağlarına programlayan, halkı ile ordusu arasına soğuk duvarlar örmeyi önceleyen okullardı askeri okulların hepsi. Milletin bir askeri nizam ve intizam içinde yaşamasını savunan soğuk suratlı adamların hükmü geçiyordu bu okullarda. Cumhuriyetin askeri bir rejim olmadığını, halkın kendi kendisini yönetmesi olduğunu bilmeyen soğuk suratlı adamlar.

Halkını ve cumhuriyetini bir arada tutup kaynaştırmayı beceremeyen o soğuk suratlı adamların çağını tekmelemeliydi yeni bin yıl!  İlk hamleyi assubay hazırlama okulları ile yaptı. Umuyoruz, subay yetiştiren askeri liseler de bu değişimden payını yakın zamanda alır. Böylece Türkiye Cumhuriyeti, Atasının hedef olarak koyduğu muasır medeniyet menziline varmak için bir büyük adımı daha atmış olur.

İNTİHARIN PARASIZ YATILI KÜÇÜK ZABİT OKULLARI

eceayhanŞiir okur musunuz? Ya da Türk Şiirini takip eder misiniz? Cevabınızın ne olduğunu bilemiyorum ama bir dönemin eğitim politikasını eleştirmek amacıyla, Türk Şiirinde “Küçük Zabit Mektepleri” imgesinin kullanıldığını belki de duymuşsunuzdur. İkinci Yeni akımının en tanıdık şairi Ece Ayhan, “Meçhul Öğrenci Anıtı” isimli şiirinde Küçük Zabit Mekteplerini ve Maveraünnehir’i kullanarak Türkiye’nin eğitim sistemini öyle bir eleştirir ki, öğrencilerin değil de devletin sınıfta kaldığını pat diye anlarsınız.

MEÇHUL ÖĞRENCİ  ANITI

Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür
Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu:
-Maveraünnehir nereye dökülür?
En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı:
-Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının  kalbine!dir.
Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı  mor
Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:
Yani ki onu oyuncakları  olduğuna inandırmıştım
O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik
Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:
Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları  zakkumlarla örmüşlerdir şu  şiiri:
Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı  küçük zabit okullarında

Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır
Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek.

Ece Ayhan

Bu şiirde Ece Ayhan, eğitim sisteminin ağırlığına, resmi tarih yüklemeleriyle dolu oluşuna, daha çocukluğunu yaşamamış öğrencilerin bunaltılmasına ve zoraki seçimlere yönlendirilmesine kesin bir şekilde karşı çıkmış ve tavrını  koymuştur. Özellikle şiirin ikinci bölümü en dikkat çekici yeridir. Devletin ve tabiatın çatışması sebebiyle geleceğin halk çocukları ayaklanması (cumhuriyete katacakları başarılar) şimdiden öldürülmektedir. Devlet tabiata aykırı yüklemelerle öğrenciyi resmi tarih ve ideolojiye yönlendirmekte, bir tür “tek tip vatandaş örneği” oluşturmaya çalışmaktadır. Tabiat ise o öğrencinin henüz çocuk olduğunu, çocukluğunu yaşaması gerektiğini savunmaktadır. Doğası gereği çocukluğunu yaşamak isteyen öğrenci, derslerin baskısı altında başarısızlığa uğramaktadır. Başarısız öğrenciler ya okuldan alınıp bir yerlere çırak olarak verilmekte ya da eve kapatılmaktadır. Başarılı olanlar ise bir oyuncakları olduğuna inandırılanlardır. Onlar devletin parasız yatılı okullarına gidecekler, kısa yoldan ekmek sahibi olacaklardır. Fakir ya da orta halli ailelerine yük olmayacaklar, hatta onların geçim sıkıntısına çare olacaklardır. Oysa cumhuriyet bu akıllı ve zeki gençlerden çok şey beklemektedir. Aydınlık ve mutlu günlerin anahtarı onlardır. Cumhuriyetin geleceği, çağdaş ve modern Türkiye’nin yarınları onlardır. Sonu baştan belli bir kaderi kabul ederek, geleceğin yaratıcılığı öldürülmüştür. Akranları arasından en zeki çocuklar seçilmiş ve düz memur olacak, assubay-subay olacak diye çekilip alınmıştır. Peki, bu çocukların beyni otomatiğe bağlanıp, bürokrasi çarkına sokulacaksa; devletin tornasında robotlaşacaksa, toplumu kim ileriye taşıyacaktır?

Bu sorunun cevabı da daha ilk bölümde verilmektedir.

Şiirin son bölümü ise çocuğa çok ağır yükler yüklendiğini ve bu yüzden olgun insan gibi davranmaya zorlandığını, erken yaşta sorumluluk almaya itildiğini söyler. Son dize ise çocukluğunu doyasıya yaşayamamış bireylerin yüreğindeki bu yarayla yaşamını sürdüreceğini ve nerede bir çocuk görse aklına kendi yaşanmamış çağlarının geleceğini imgeleyen  “çocuk bayramında zarfsız kuşlar” ile biter.

İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında” dizesi şiirdeki en vurucu yerdir. Burada devlet parasız yatılı okulları ve askeri ortaokullar, liseler;  “Küçük Zabit Okulları” olarak tanımlanmış, bireyin yaratıcı yanının daha çocukken intihara sürüklendiği açık ve çarpıcı bir şekilde ortaya konmuştur. Onlar geleceğin bilim adamları olamayacaklardır, onlar geleceğin sanatçısı, şairi, edebiyatçısı olamayacaklardır. Yaratıcı özellikleri bir ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir. Günlük yaşamı kurtarmak ve geleceği garanti altına almak adına fakir ve orta halli ailelerin çocukları sistemin çarpık düzenine kurban edilmişlerdir.

İşte intihar buradadır!

İntiharın parasız yatılı  çocukları olarak büyüdük. Sıradan bireyler olmayı seçerek, cumhuriyetimiz için en büyük fedakârlığı yaptık. Kendimizden verdik. Çocukluğumuzdan verdik. Bir kereliğine geldiğimiz şu dünyada, şartların bize dayattığı seçimleri yapmak zorunda bırakıldık. Kendimizi avutmak için vatanımızı, bayrağımızı ve milletimizi ne çok sevdiğimizi söyleyip durduk. Oysa bizi intihara sürükleyenler çok başka türlü seviyorlardı vatanı. Geç fark ettik!

İktisadi teori değerlendirmesi yapmayı denesek, bu işin fırsat maliyetini nasıl hesaplayacağız? Yani askeri okullara gidenlere ya da parasız yatılı okullara gidenlere bu devlet tam anlamıyla bir fırsat eşitliği sağlayabilseydi, o çocuklar acaba hangi meslekleri seçerlerdi? Hangi yeteneklerini geliştirirlerdi? Nerelerde olurlardı? Akranları arasından en iyilerin seçilmesi ve bürokrasi cenderesinde kaybolmaya mahkûm edilmesi; cumhuriyetin büyük bir aydınlanma kaybı değil midir? İşte bu sebepledir ki, “intiharın parasız yatılı çocuklarının” fırsat maliyetini hiç bir iktisatçı tam olarak hesaplayamaz. Ne dersiniz, sizce mümkün müdür acaba bunun hesabını kitabını yapmak?

ASSUBAY HAZIRLAMA OKULLARI ANILARDA YAŞATILACAK

dashok-1Lumbarağzı dediğimiz askeri kışla kapısından içeriye girmeyi seçtiğinizde yaşamınızda artık büyük bir değişim olacaktır. Katı bir askeri disiplin sizi beklemektedir. Her şeyin bir kuralı olduğunu yaşaya yaşaya öğreneceksinizdir.

Ödeviniz ya da sınavınız olsun olmasın etüt (ders çalışma) saatleri olacaktır. Sabah kalkışınız, akşam yatışınız bando borusuyla olacaktır. Gece taburları (içtimalar) olacak, her akşam marşlar okunacaktır. Üst sınıflar size askerliği öğretmek ve sistemin katı disiplinini kabul ettirmek üzere canla başla çalışacaktır. Sıra arkalarında dolaşacaklar ve sizi akşam cezalarına çağıracaklardır. Bir şeyi eksik ya da yanlış yaptığınızda ceza talimleri yapılacaktır. Hafta sonları için sık sık biletiniz kesilecektir. Derslere girişler sivil liselerden farklı olacaktır. Öğretmenlere hitap şekliniz de öyle!

Günlük yaşam çizelgeniz sizin adınıza başkaları tarafından an be an planlanmıştır. Dakika dakika nerede olacağınız ve nerede olamayacağınız belirlenmiştir. Üstelik denetleme denilen yeni bir kavramla da karşılaşmışsınızdır. Daha o çocuk yaşlarda el muayenesi, ayak muayenesi, etek tıraşı muayenesi gibi ilginç uygulamalarla korku ve heyecan yüklenmiştir genlerinize. Donunuza kadar her şeyinize öğrenci numaraları dikilmiştir. Özgürlüğünüzle aranızda şimdilik demir parmaklıklar vardır. Zaman geçtikçe anlayacaksınızdır ki, parmaklıklardan çok daha fazlası vardır.

Yılları eskittikçe toplumun sağlam düşünceli bir bireyi olmaktan öte, mutlak itaate yönlendirilmiş  bir robota dönüşmekte olduğunuzu göreceksinizdir. Kendinize özgü düşünceleriniz azalmaya yüz tutmuştur. Doğrularınızı sistem, üstleriniz ve amirleriniz belirlemeye başlamıştır. İşte o anlar kişisel yeteneklerinizi, özgür düşüncenizi ve hatta bir birey olarak kişiliğinizi yitirdiğiniz, sisteme kurban ettiğiniz muhteşem anlardır. Direnciniz kadar ayakta kalmanız olasıdır ancak!

Evet, bütün bunları yaşadık ve biliyoruz. Hayatımızı kurtarmak için bir seçim yaptık. Kimimiz askerliği sevdiği için bu seçimi yaptı. Kimimiz karşısındaki en iyi seçenek bu olduğu için. Kimimiz ailesinin fakirliğine çare olmak için yaptı seçimini, kimimiz kardeşlerini okutabilmek için. Kimimiz üniformaya heveslendi, kimimiz maaşına. Nihayetinde o kapıdan girildi ve hayatın akışı değişti.

Yine de insanoğlu okul günlerini acısıyla değil tatlısıyla hatırlıyor. Cezaları, katı uygulamaları  unutabiliyor. Hatta bazen kendisini bu dönemlerde daha iyi keşfedebiliyor. En iyi dostluklarını bu dönemde kurabiliyor. Üstelik bu dostluklar bir meslek yaşamı boyunca sürüyor. Hatta emeklilik sonrasında bile bağlar kopmuyor ve ölünceye değin devam ediyor. “Bir ömür dostluk” her mesleğe özgü değildir. O yüzden ayrıcalıklı olduğumuzu düşünebiliriz yani.

Şöyle bir hatırlıyorum da Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nda geçen günlerim o kadar da acı yüklü değilmiş gibi duruyor. Oysa yaşarken ne kadar da zorluydu. Zaman bir türlü geçmek bilmiyordu. Ya şimdi? Ne kadar uzakta durduğunu görüyorum artık o günlerin. Hayatın belki de en kötü tarafı bu, bir dakika öncesine geri dönmek bile imkânsız. Hatta imkânsız ötesi!

Uzun tatillere gitmeden önce yatakhanelerde yapılan o ilginç şakalar geliyor aklıma mesela. Uykusu derin olanların yüzlerini ayakkabı boyalarıyla siyaha boyardık. Sabah uyanıp aynaya baktığında öcü gibi görürdü kendisini. Bizler de gülmekten kırılırdık. Bir diğer şakamız da yatağa  işetme seanslarıydı. İki bardağı alır ve suyu birinden diğerine boşaltırdık. Uyuyan arkadaşımızın yatağının başucunda yapardık bunu. Suyun sesi ile hareketlenen işeme güdüsü kısa zamanda sonuç verir ve arkadaşımız yatağını ıslatırdı. Kahkahalarımızla uyanan arkadaşımız utanç içinde kıpkırmızı olurdu ve bundan delice bir zevk alırdık.

Üsküdar semtinde öğrenci bütçesine uygun lokantalar bulur, kuru fasulye ve pilav ziyafetleri çekerdik kendimize. Bu küçük ama bir o kadar güzel lokantalara “fakirhane” ismini takardık. Buralar aynı zamanda buluşma mekânlarıydı.

Bazı arkadaşlarımız spor salonunun bulunduğu yerden ilerleyerek, bitişikteki mezarlıktan tel örgüleri aralar ve Kuzguncuk’a inerdi. Kısa süreli bir kaçıştı bu. Askeri ortamdan bir süreliğine teneffüse çıkmak gibi bir şey! Elbette yakalananların akıbeti kötü olurdu.

Kandilli Kız Lisesi ve Zeynep Kamil Sağlık Meslek Lisesi kardeş okullarımızdı. Sevgiyle, aşkla yaklaştığımız nadide okullardı. Bu okulların kız öğrencileri nedeniyle, Kuleli Lisesi’yle aramızda derin bir husumet vardı. Kızlar karacıların o iç karartıcı üniformalarına ilgi göstermez, denizcilerin beyaz üniformaları için deli olurlardı. Kendilerini daha o günlerde bir teğmen gibi gören bu çocuklar, bizi de daha şimdiden astları olarak belirlemişlerdi. Bu yüzden de karşılarında sükseli subay adayı öğrenciler varken, kızların bu ast üniformalı denizcilere gitmelerini hazmedemezlerdi. Zaman zaman mahalle kavgalarını andıran küçük kavgalar çıkardı.

Sınavların hepsi bir ya da bir buçuk hafta içinde olurdu. Günde iki ya da üç sınav birden yapılırdı. Farklı öğretmenler sınav gözlemcisi olarak yer alırdı  sınıflarda. Kopya çekme fırsatı hocasına göre değişirdi. Kimi fırıldak adamlar, bir yolunu bulur, sınav sorularını  çalarlardı. Sonra da çalışkan öğrencilere bu soruları çözdürürler ve hazır cevap şıklarıyla girerlerdi sınavlara. Hatırlıyorum, bir keresinde böyle bir Fizik Sınavı yaşamıştım. Meğer herkes soruların cevap şıklarını almış ezberliyormuş. Bakıyorum “abcabdab..” diyerek mırıldanıyor cümle alem. “Olmaz öyle şey!” demiştim içimden. Koskoca bir devre soruların cevaplarını alacak ha? Aklıma yatmamıştı. Nihayetinde iki yüz yirmi kişilik devre içinde biri ben olmak üzere iki kişi zayıf not almıştı. Lakin herkes aynı soruda basınca, öğretmen taifesi uyanmış, işin içinde bit yeniği aramıştı. Kısa sürede failler bulunmuştu. Fizik Hocası sınıfa gelmiş ve benim o sene fizik dersinden sınıfta kalmayacağımı şu sözleriyle beyan etmişti:

  • Bu arkadaşınız kırık not aldı ama bu notu namusuyla, şerefiyle aldı. Soruyu çalan ve suç ortaklığı yapan tüm öğrencilere inat, bu dürüst iki öğrenci, bundan sonraki sınavlarda ne alırlarsa alsınlar, ödül olarak Fizik dersinden geçeceklerdir. Bu dürüstlüğün, yalana dolana meyletmeyişin ödülüdür. Kendilerine teşekkür ediyorum

Okul yemekhanesindeki yemek düzenleri de unutulmayacak türdendi. Üst sınıfların seçkin öğrencileri ast sınıflara masa başı olurlar ve masada düzeni sağlarlardı. Tabi ki, masada oturan ekip, sevmediği masa başını yemek konusunda kızağa çekerdi. Adaletin temsilcisi olan masa başı, gururuna yediremediği için, sesini çıkaramaz ve kendisine verilen o az yemekle yarı aç bir şekilde masadan kalkardı. Elbette bu yemek sisteminin anlatılamayacak hikâyeleri de var. Kuru soğan araklama hikâyeleri gibi. Yani gerisini de yaşayan arkadaşlar getireceklerdir zihinlerinde…

Sabahları saray tarafındaki tünelden demir parmaklıklara kadar gelen simitçi amcaları da unutmamak lazım! Çılgın bir yarıştı açma, simit almak. Nöbetçi ekip görmeden işi bitirmek gerekiyordu. Kısa süre içinde Nöbetçi Amiri durumu fark edip, simitçi amcayı kovalayacaktı  çünkü!

Ya ders kaynatma taktikleri? Her öğretmenin bir zaafını bulup bundan yararlanmak ve dersi gümbürtüye getirmek? Örneğin Edebiyat Hocamız tam anlamıyla tertemiz bir Atatürkçüydü. Kurtuluş Savaşımızdan, Atatürk Devrimleri’nden bahsettik miydi, sözün sonu gelmezdi. Ders arada kaynardı. Kim bilir, belki de o an işlediğimiz aslında olması gereken gerçek dersti. Samimi ve içten anlatış vardı çünkü orada. Psikoloji Hocamız ise narsistti. Şöyle büyük adamsınız, böyle büyük adamsınız dedik miydi, coşar dalgalanırdı. İnkılâp Tarihi Hocamız iyi bir basketbol hakemiydi. Ona da basketbol konusunu açtığımızda dayanamazdı. Bir diğer özelliği de “Hayatta en çok sevdiği şeylerin Atatürk ve Kuru Fasulye” olmasıydı. Bize çok şey öğreten, aşılayan mümtaz bir isimdi.

Bu okullarda okuyan herkesin benzer anıları olduğuna inanıyorum. Üç aşağı beş yukarı  hepsi birbirine benzer. Bu yüzden, bu anılarla biraz sizleri maziye döndürmek ve o günleri şöyle bir ufuk turuyla yeniden yaşatmak istedim. Nihayetinde bu okullar artık kapandı ve bir daha o günler geri gelmeyecek. Her şey anılarda kalacak. Bizler yaşadıkça yaşayacak sadece…

TARİHE VURULAN DAMGA: DENİZ ASSUBAY HAZIRLAMA OKULU

damyoOrduya eğitimli assubaylar yetiştirmek üzere açılan ilk hazırlama okulu Deniz Assubay Hazırlama Okulu’dur. İlerleyen süreçte daha pek çok hazırlama okulu açılmıştır. Kabaca söylemeye çalışırsak, Kara, Hava, Jandarma, Elektronik, Veteriner, Bando, Sağlık ve Teknik Assubay Hazırlama Okullarını sayabiliriz. Bunların kimisi işlerliğini yitirdiğinden erkenden kapanmış, kimisi “Çok Programlı Assubay Hazırlama Okulu” olarak yeni bir kimlik kazanmıştır. Ve tarihler 11 Nisan 2002’yi gösterdiğinde, hazırlama okulları tümden kapatılmıştır. Böylece artık lise seviyesinde eğitim dönemi sona ermiş, onun yerine daha akilâne bir seçim olan Meslek Yüksek Okulları yapısında eğitim kurumları teşkil edilmiştir.

Kuşkusuz assubay hazırlama okulları içinde en aşina olunanı, son olarak tarihi Beylerbeyi Sarayı’nın bitişiğinde yer alan Deniz Assubay Hazırlama Okulu’dur. Bu okul aynı zamanda kuruluşu itibarıyla da en eski oluşuyla dikkat çeker. Her yıl 17 Kasım tarihinde kuruluş yıldönümü çeşitli etkinliklerle kutlanır. Artık hazırlama okulları kapatıldığından, bu kutlama etkinlikleri Deniz Assubay Meslek Yüksek Okulu tarafından gerçekleştirilmekte.

iclaliye-muinizaferBildiğiniz gibi, çekirdekten yetişme, eğitimli assubaylara ilk olarak Donanma’da ihtiyaç duyuldu. Bu sebeple 1890 yılında ilk Gedikli Mektebi kuruldu. Bir süre sonra çeşitli sebeplerden dolayı kapatıldı. 1915 yılında Gedikli Sınıfının yeniden kurulmasına karar verilmiş ve Makine Gedikli Okulu’nun Tir-i Müjgan Gemisinde, Güverte Gedikli Okulu’nun ise İclaliye Gemisi ile Muin-i Zafer Gemisi’nde eğitimlere başlaması aşamasına geçilmiştir.

Gedikli Mektebi’nin kuruluşuna tanıklık eden ve bu kurumsallaşmada etkin olarak görev alan isimlerden birisi de Bahriye Kolağası Çiftçioğlu Mehmed Nail Bey’dir. Nail Bey, günümüzün tanınmış yazar, şair ve gazetecisi Yağmur Atsız’ın dedesi, Türk milliyetçiliğinin öncü isimlerinden H. Nihal Atsız’ın ise babasıdır. Yağmur Atsız’ın çeşitli zamanlarda yazılarında belirttiğine göre; dedesi Kolağası Nail Bey (1877-1944), Kasımpaşa ve Heybeliada’da Bahriye Gedikli Mektebi’nin kuruluşunda bizzat görev almıştır.

1924 yılında okulun adı “Gemici Gençler Mektebi” olarak değiştirilmiştir. Eğitimler Kasımpaşa’da bulunan Havuzlar Kapısı’ndaki binada devam etmiştir. 1927 yılında okul bir kez daha isim değiştirmiş ve bu kez “Deniz Gedikli Zabit Namzet Mektebi” adını almıştır. Hemen bir yıl sonra, 1928-1929 eğitim yılı sürecinde “Deniz Gedikli Küçük Zabit İhzari Mektebi” ismini almış ve Kasımpaşa’da şimdi Deniz Hastanesi’nin bulunduğu binada eğitimler sürdürülmüştür. 1 Haziran 1929 tarihinde okul, Deniz Mektepler ve Kurslar Müdürlüğü’ne bağlanmıştır. 5 Ağustos 1930 tarihinde ise Turgutreis Gemisi’ne taşınmıştır. Haliç’te bulunan gemi, lüzum üzerine Gölcük’e götürülmüş ve bu gemide eğitim 1933 yılına değin sürdürülmüştür.

11 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen 2505 sayılı “Gedikli Küçük Zabit Menbalarına Dair Kanun” un 1. Maddesi’nin (a) fıkrası gereğince yeniden isim değişikliğine gidilmiş ve okulun adı “Deniz Gedikli Küçük Zabit Hazırlama Mektebi” olmuştur. 1933-34 eğitim yılından itibaren ortaokul seviyesinde eğitim verildiği kanaati hâkimdir. Başarılı öğrencilerin doğrudan Deniz Lisesi’ne kabul edilmesinden dolayı bu kanaat kesin gibidir. Çünkü Deniz Lisesi, Lise düzeyinde eğitim veren bir kurumdur. Yine de Milli Eğitim Bakanlığı bu işleyişi resmi olarak 5 Temmuz 1955 tarihinde kabul etmiştir. Bakanlığın 117 sayılı kararına göre 1939-40 yılından itibaren Gedikli Okullarından mezun olanların ortaokul mezunu sayılması ve liselere kabul edilmesi tam anlamıyla geçerlik kazanmıştır.

27 Mayıs 1941 tarihinde okul, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Mersin’e nakledilmiş ve beş  yıl orada kalmıştır. 30 Eylül 1946 tarihinde tekrar eski binasına, İstanbul’a taşınmış ve eğitimini 1 Ekim 1952 yılına değin sürdürmüştür. Her gün biraz daha gelişen okul, bulunduğu binaya sığmaz hale gelince başka bir yere taşınması planlanmıştır. Beylerbeyi Sarayı’nın yanındaki saraya ait binalar tadil edilmiş, ek binalar yapılmış ve eğitim verilebilir şekilde düzenlendikten sonra, okula tahsis edilmiştir. Bu binada eğitimlere 1 Ekim 1952 tarihinde başlanmıştır. Bu dönemde yine kanunlarda değişiklikler yapılmış, 2 Temmuz 1951 gün ve 5802 sayılı kanunla “Gedikli” tabiri “Assubay”  olarak değiştirildiğinden, “Deniz Gedikli Erbaş Ortaokulu” olan okulun adı da “Deniz Assubay Hazırlama Ortaokulu” olmuştur.

1964-65 ders yılında okulun adı  “Deniz Assubay Sınıf Hazırlama Okulu” olarak bir kez daha değişime uğramıştır. Yine bu yıldan itibaren okula ortaokul mezunları alınmaya başlanmıştır. Daha önce iki yıl olan eğitim süresi de üç yıla çıkarılmış ve lise seviyesine yükseltilmiştir. 1968 yılında okulun adı “Deniz Assubay Okulu Komutanlığı” olarak kullanılmaya başlanmış ve bu kullanım 9 Ağustos 1972 tarihine kadar sürmüştür. Bu tarihte okulun adı “Deniz Assubay Hazırlama Okulu Komutanlığı” olmuştur. Okul, lise dengi kabul edilmiş, öğrenim süresi 3 yıl olarak belirlenmiştir.

Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nun ana amacı assubay adayı öğrencileri denizcilik mesleğine hazırlamaktı. Bu okuldan mezun olan öğrenciler, Altınova’da ve Derince’de bulunan Deniz Assubay Sınıf Okulları’nda bir yıllık eğitim görür ve sonrasında “Assubay Çavuş” rütbesiyle Donanma’ya katılırlardı. Okulda liselerin fen kolu müfredatı uygulanırdı. İngilizce ağırlıklı dersti. Bu yönüyle ve eğitiminin kalitesiyle bugünün Anadolu Liseleri düzeyinde eğitim veren nadide bir eğitim ocağıydı. Bazı durumlarda denizciliğe yönelik eğitim veren bir meslek lisesi olduğu yönünde de değerlendirmeler yapılmıştır. Nihai değerlendirmede kalitesi yüksek bir eğitim sürecinin işlediğini kesin bir dille söylememiz mümkündür.

11 Nisan 2002 tarihinde Assubay Hazırlama Okullarının kapatılmasını ve Assubay Sınıf Okullarının Meslek Yüksek Okulu olarak, 2 yıl üzerinden ve ön lisans seviyesinde yapılanmasını teşkil eden kanun yayınlanarak, yürürlüğe girdiğinden yeni öğrenci alımı durdurulmuştur. Okul son öğrencilerini 2004 yılında mezun etmiştir.

Böylece çok uzun yıllar Türk Donanması’na nitelikli deniz assubayları yetiştiren bu eğitim ocağı tarihe damgasını vurarak, eğitim hayatını tamamlamıştır.

YAŞLI BİR DENİZKURDU’NUN ANLATIMIYLA BEYLERBEYİ’NE TAŞINMA

Okulun tarihsel gelişimine baktığımızda nasıl bir zorlu süreçten geçtiğini anlamamız olası. Bugünün deniz assubaylarının da bu süreci iyi tahlil etmesi, yaşananlardan ders çıkarması ve deniz assubaylığının kalıcı değerlerini koruması bu yüzden çok önemli.  Geçmiş nesillerin yaşadığı, yaşamak zorunda kaldığı ya da bırakıldığı  zor şartlar; her zaman bizi daha dirençli, daha çalışkan ve başarılı olmaya yönlendirmelidir. İşte bu yüzden, okulun Beylerbeyi’ne taşınma sürecini yaşamış olan bir yaşlı deniz kurdu büyüğümüzün dünü, bugünü ve geleceği kendi sözcükleriyle anlatımını dikkatle okumamız gerekmektedir. Okuldan 1953 yılında mezun olan Emekli Deniz Assubayı İlhami Kemal Atayolu’nun hikâyesi ile baş başa bırakıyorum sizleri:

cezayirli-hasapasa1950 senesinde Kasımpaşa’daki esas“Taş Mektep”e (1954 yılında Kuzey Deniz Saha Komutanlığı olan, halen tamiratı devam eden, geçmişte Cezayirli Hasan Paşa’ya konak olarak yapılan bina) kayıt oldum. Okulun o zamanki ismi “Deniz Gedikli Erbaş Hazırlama Okulu” idi. Birinci Sınıfın dördüncü kısmındaydım. Böylece yaşamıma yön verecek seçimi yapmış ve denizciliğe ilk adımımı atmıştım.

O zamanlar okul mevcudu 500 kişiyi geçiyordu. Okul talebelere kâfi gelmediği için Kasımpaşa Subay Orduevi’nin önünde hurdaya ayrılmış ve kıçtankara bağlanmış durumda bulunan meşhur Hamidiye Gemisi (yalnızca yatmak üzere) okulun üçüncü sınıfına tahsis edilmişti. Yemekhanemiz uzun bir baraka idi. Yemek tabaklarımız, su ve çay içecek  bardaklarımız kalaylı bakır kaplardı. Bir masada karşılıklı olarak on dört kişi otururduk. Çoğu zaman masanın sonunda olanlara çay veya süt kalmazdı.

ilhami-atayoluHer sene Temmuz ayında Pendik’teki  (hâlen) boş olan zeytinlik alana (yıkılan Yunus Çimento Fabrikasının yanındaki) çadırlar kurulur ve bir ay süresince çeşitli eğitimler yapılırdı. Bu eğitimler; talim, terbiye, gemicilik, filikalarla yelken donanımı ve kullanma, kürek talimi, yüzme dersleri ve benzeri etkinliklerdi. Çarşamba ve Cumartesi akşamları eğlence programları uygulanırdı. Kamp sonunda da Ağustos ayına münhasır bir aylık sıla iznine giderdik.

Bu arada 1951 senesinin Temmuz ayının tahminen 12’sinde (kampta idik) mesleğimizin ismi kanunen değişerek, Deniz Astsubaylığı oldu. Okulumuzun ismi de yine bu kanun gereğince Deniz Astsubay Hazırlama Ortaokulu olarak güncellendi. Bu meyanda da okuldan, ortaokul mezunu sayılarak mezun olmaya başladık. Kasımpaşa’daki okulumuz epey harabeleşmiş ve içinde yaşamak tehlikeli bir hâl almıştı. Bu yüzden Beylerbeyi ’nde yan yana olan iki bina satın alınıp modernleştirilmiş ve bizlere de sıla iznimizden sonra, 1952-1953 öğretim yılı için, Beylerbeyi ‘ndeki okula gelmemiz emredilmişti.

Okul, her şeyi ile yepyeni idi. Yemek masaları karşılıklı altışar kişilikti. Tabaklar porselen, bardaklar cam, sürahiler cam… İşte şimdi gerçek anlamda “astsubay talebesi” olmaya başlamıştık. Bu yenileşmeye elbiselerimizin de dâhil olmasını arzuluyorduk. Kıyafetimizin bir an önce er görünümünden çıkartılmasını ve astsubay olduğumuzu gösterecek tarzda bir üniforma düzenlemesi yapılmasını istiyorduk. Bunu sıkça dile getiriyorduk.

1953 senesinin 30 Ağustos’unda okuldan mezun olarak, Deniz Er Eğitim Alayı’na gönderildik. Deniz Er Eğitim Alayı, Kasımpaşa’daki Cezayirli Hasan Paşa Kışlası idi ve piyadecilik eğitimi için buraya sevkimiz yapılmıştı. Burada üç ay süresince tüfekli eğitim yaptık. Bu dönemde, 29 Ekim 1953 günü Ankara’da Cumhuriyet Bayramı etkinlikleri kapsamında yapılacak olan resmigeçitte yer almak üzere görevlendirildik. Merasimde yer alacak boru trampet takımına tefrik edilmiştik. Cumhuriyet Bayramı törenlerinden hemen sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün naşının Anıtkabir’e nakledilmesi merasiminde de yer aldık. 10 Kasım 1953’te Deniz Alayı olarak, bu kutsal vazifeyi ifa ettik. Ben; Deniz Alayı, Merasim Kıtası Boru Trampet Takımı’nın tambur majörü ve solo borucusu olarak görev yaptım.

Ankara’dan dönüşte piyade eğitimimizi tamamladık. Sonrasında TCG Yavuz’da üç ay denizcilik eğitimi gördük. Denizcilik eğitiminin hitamında meslek test imtihanına tabi tutulduk. Bu test imtihanı neticesinde herkesin ana mesleği belli oldu. Bu kez mesleğimize göre altı aylığına çeşitli yerlere ameli olarak öğretime devam ettik. Önümüzde Astsubay Çavuş olmak için bir senemiz kalmıştı.

Bu bir sene süresince bazı Makine Branşları ile Elektrik ve Elektronikçiler; Heybeliada’da, geriye kalan Makineciler ile bir kısım Güverteciler; Yassıada’da, geriye kalan Güverteciler ile İkmalcilerin bir kısmı ve Kâtipler; Kasımpaşa’da, geriye kalan İkmalciler ile Porsunlar; Derince’de (Porsun Sınıf Okullarında) ameli ve nazari eğitimler gördü. Bu eğitimler sonrasında 30 Ağustos 1955 tarihinde “Deniz Astsubay Çavuş” rütbesi ile Donanmaya katıldık ve Deniz Kuvvetleri’nin muhtelif birliklerine asaleten tayin olup görevimize başladık.

Genç neslin geçmişten bugüne nelerin değiştiğini bilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Nelerin değiştiğini bilmek, gelecekte de nelerin değişebileceğini öngörmek ve ufka umutlu bir şekilde bakmak demektir. Sevgili cumhuriyetimiz geliştikçe assubayların da hak ettiği ilgi ve değeri göreceği inancındayım.”

ASSUBAY HAZIRLAMA OKULLARININ BİLİNMEYEN YÖNLERİ

Özellikle Enver Paşa döneminde askeri eğitime ve okullaşmaya aşırı bir önem verilmiştir. Hatta Enver Paşa’nın en güvendiği kişileri Küçük Zabit Mektepleri’nin başına getirdiği çeşitli kaynaklarda yer almaktadır. Dr. Hüseyin Yaltırık tarafından kaleme alınan “Âşık Ali Tanburacı ve Kırklareli Halk Müziği” isimli eserde bu konuda çarpıcı bilgiler bulunmaktadır.

Bu tarihlerde askere alınan halk ozanları,  âşıklar ve mahalli sanatçılar doğrudan Küçük Zabit Alaylarına gönderilir ve burada geniş çaplı bir eğitime tabi tutulurlardı. Âşık Ali Tanburacı da bu sanatçılardan birisiydi. Hatta adı bu Küçük Zabit Mektepleriyle bir anıldığından, kimi yerde biyografisinde assubay olduğu dahi yazılmıştır. Oysa o sadece askerlik yükümlülüğünü yerine getirirken, (Piyade) Küçük Zabit Mektebi bandosunda hem eğitim görmüş hem de görev ifa etmiştir. Âşık Ali Tanburacı, çoğumuzun iyi bildiği “Kırmızı gülün alı var/…/Ah bu gönül arzular seni seni yar seni” türküsünün derleyicisidir. Daha pek çok halk türküsüne can vermiş etkin ve üretken bir sanatçıdır. Kırklareli’nin unutulmaz isimleri arasında yer almaktadır.

Enver Paşa dönemi bir milat olmuş  ve cumhuriyetin başlangıç dönemlerinde de Küçük Zabit Mektepleri, halk sanatçılarının ve âşıkların yetiştirilmesi amacıyla kutsal bir ocak olarak görev yapmıştır. Pek çok sanatçının bu şekilde yetiştiğini görmek için bir nebze araştırma yapmak gerekmektedir.

Askerlik görevini yapmak üzere gelen âşıklar, mahalli sanatçılar ve halk ozanları; Gedikli Okulları’nda eğitilmiş, kendilerini geliştirmeleri sağlanmış ve özellikle Türk Halk Müziği’ne daha etkin şekilde hizmet verecek, daha olgun ve yaratıcı eserler üretecek, araştırmalar ve derlemeler yaparak muhteşem katkılar sunacak müzik altyapısına kavuşturulmuştur.

DENİZ ASSUBAY HAZIRLAMA OKULU’NUN KURULUŞ YILDÖNÜMÜ

dzasbokl5Deniz Assubay Okulu’nun kuruluş yıldönümü, her yıl çeşitli etkinliklerle 17 Kasım tarihinde kutlanmaktadır. Gazete arşivlerinde yaptığım araştırmalar sonucu, kutlamalarla ilgili ilk ilanın, 1979 yılında basında yer aldığını gördüm. Bu konuda araştırma yapan ve çeşitli yazışmalarda bulunan Emekli Deniz Assubayı Halil Ergenli de, yazışmalar neticesinde kendisine ulaşan bilgiyi şu şekilde belirtmektedir:

  1. Deniz Kuvvetleri, bu kutlamaların nasıl başladığına ilişkin yazılı bir kayıt ya da belgeye ulaşamamış ve bu nedenle emekli deniz assubaylarının bilgisine başvurarak araştırma yapmış,
  2. Bu araştırma neticesinde, kutlamaların 1975 yılında, 8’inci Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Hilmi Fırat’ın direktifi ile başladığı bilgisine ulaşılmış,
  3. Kutlamaların 17 Kasım’da icra edilmesinin nedeninin, “18 Kasım Deniz Harp Okulu ve Deniz Lisesinin Kuruluş Yıldönümü” ile aynı haftada yapılması suretiyle, Deniz Kuvvetlerine muharip subay ve astsubay yetiştiren okulların bütünlüğünü göstermek olabileceği,

Değerlendirilmiştir.

Bilindiği gibi Deniz Assubay Okulu’nun gerçek kuruluş tarihi 15 Haziran 1890’dır. Yani bir kutlama yapılacaksa, bu tarih kesinlikle 15 Haziran olmalıdır. Buna karşın yaklaşık 36 yıldır gelenekselleşmiş bir 17 Kasım kutlaması vardır ve bu tarih öyle ya da böyle deniz assubayları camiası tarafından benimsenmiş ve kabul görmüştür. Dolayısıyla, kişisel görüşüm; okulun gerçek kuruluş tarihinin 15 Haziran olduğunun bilinmesinden ama gelenekselliği nedeniyle kutlamaların 17 Kasım tarihi üzerinden sürdürülmesinden yana.

Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nun kuruluş tarihi ile ilgili olarak, araştırmacı yazar Ergun Hiçyılmaz’ın da belirtmiş olduğu ayrı bir tarih söz konusudur. Ergun Hiçyılmaz’ın “Türk Denizciliğinde İlkler” başlığı altındaki yazısında belirttiğine göre ilk Deniz Assubay Sınıf Hazırlama Okulu’nun kuruluşu 1875 yılına denk gelmektedir. İstanbul TÜYAP Kitap Fuarı’nda kendisi ile bu konuyu görüşme fırsatım oldu. Lakin kendisi pek çok konuda engin bilgi sahibi olduğundan, bu konu pek aklında kalmamış. Yine de o tarihte ısrarlı ve hatırlayamasa da dayanağının sağlam olduğunu belirtmekte. Benim kişisel kanaatim ise 1875 yılında herhangi bir Gedikli Mektebinin açılmadığı. 1875 yılında bildiğim kadarıyla, deniz subaylarının çocuklarının eğitimi için bir rüştiye mektebi açılmıştı. Bir de askeri memur yetiştirme amaçlı bir okul. Belki de üstad, bu okullardan birisini kastetmektedir.

DENİZ ASSUBAY OKULLARI MÜZESİ

17 Kasım 2004 tarihinde Altınova/Yalova’da Deniz Astsubay Okulları Müzesi açılarak hizmete girdi. Tarihi 1890 yılına değin uzanan Deniz Assubaylığı eğitimine ilişkin pek çok tarihi bilgi ve belgeyi bünyesinde barındırmayı amaçlayan müzenin resmi açılışı, dönemin Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek tarafından yapıldı.

Müze kuruluşuna ilişkin ilk çalışmalara Beylerbeyi’ndeki Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nda başlanmıştı. Burada okulla ilgili fotoğraf, belge ve anı objeleri yer almaktaydı. Okul kapatılınca, müze fikri geliştirilmiş ve daha geniş çaplı düşünülerek, Deniz Assubay Meslek Yüksek Okulu (DAMYO) bünyesinde yeniden kurgulanmıştı.

Müze halen Deniz Assubay Meslek Yüksek Okulu kuruluşunda yer almakta ve kendisini geliştirme çabasını sürdürmektedir. Deniz Assubaylığı’nın tarihi ile ilgili böyle bir müzenin kurulması gerçekten de gurur vericidir. Umuyorum ki, müze kurulduğu şekliyle kalmaz, koyduğu hedefleri yakalar ve kısa süre içinde, deniz assubaylarının eğitim tarihine ışık tutacak seviyeye ulaşır.

DENİZ ASSUBAY HAZIRLAMA OKULU MARŞI

kemaltahirHepimizin iyi bir roman yazarı  olarak tanıdığı Kemal Tahir, aslında edebiyata şiirle başlamıştı. Fakat zamanla düzyazı yeteneği daha ağır basmış ve kendisini bu alanda geliştirerek, Türk edebiyatına eşsiz eserler vermiştir. Nazım Hikmet’in acımasızca yargılandığı Donanma Davası  sanıklarından birisi de Kemal Tahir’dir. Ayrıca Kemal Tahir’in kardeşi Nuri Tahir de bu davanın baş sanıkları arasında yer alır. Nuri Tahir, Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nda okumuş ve mezuniyet sonrasında Yavuz Gemisi’nde görev yapmıştır. Okul Marşı, Nuri Tahir’in Deniz Assubay Hazırlama Okulu yıllarında yazılmış olsa gerektir. Yazar Kemal Tahir sık sık okula kardeşini ziyarete gelmekte ve bu süreçte okul yetkilileri ile de muhtemelen görüşmektedir. Nuri Tahir’in ve okul idaresinin talebi ile Halit Recep Arman ve Kemal Tahir arasında bağlantı kurulduğuna ve sonuçta böyle bir marşın ortaya çıktığına inanmaktayım. Marşın sözleri Kemal Tahir’e, bestesi ise H. Recep Arman’a aittir.

hreceparmanHalit Recep Arman özellikle marş  besteleri konusunda usta bir isimdir. Bahriye ve Türk muzika geleneği içerisinde çok saygın bir yeri olan muhteşem bir insandır.

İki usta ismin bir araya gelmesiyle ortaya gerçekten güzel bir marş çıkmıştır. Müziği ile ritmi ile ve sözleri ile Deniz Gediklilerine yakışır bir eserdir bu marş. Deniz Assubaylarının yüreğindeki vatan sevgisinin düşmana karşı nasıl çelikleştiğini çok güzel vurgular. Hiçbir karşılık beklemeksizin, mevki, makam ve imtiyaz talep etmeksizin, ömrünü fedakârca vatanına bahşeden yiğit Anadolu çocuklarının duygusal sağanağını abartısız yansıtır. Nasıl bir özveriyle ve ne kadar cesurca görev yaptıklarını ve yaptıkları görevden dolayı ne kadar gururlu olduklarını çarpıcı bir dille anlatır mısralar:

Çelikten kalbimizde vatanın sevgisi var
Gözlerimiz enginde düşmandan bir iz arar
Düşmanların kalbinde korku olur eseriz
Biz ömrünü vatana veren denizcileriz

Alnımız göğe çarpar yurdun denizlerinde
Zafer bayrağımızı gezdirir izlerinde
Gelen ölüm de olsa titremeyiz güleriz
Biz ömrünü vatana veren dinç  denizcileriz

DENİZ ASSUBAY HAZIRLAMA OKULU’NUN UNUTULMAZ ÖĞRETMENLERİ

Donanmaya nitelikli, cesur, gözü  pek, aynı zamanda bilgi ve kültür donanımlı assubaylar kazandıran bir okulun öğretmenlerinden de söz edilmesi düşüncesindeyim. Nihayetinde hepimiz bir parça onların eserleriyiz. Notalarımızı, ritmimizi, ezgimizi onlar yüklediler bize.

Özellikle benim öğrenci olduğum dönemde gerçekten de adından söz edilmeye değer öğretmenlerimiz vardı. Mesela asıl işi Fizik öğretmenliği olan ama bir o kadar ustaca Türk Sanat Müziğiyle uğraşan Mustafa Kazezyılmaz’dan söz etmeliyim. Nasıl unuturum, o hem örnek bir insandı hem de öğrencilere müziği sevdirmesini bilen değerli bir sanatseverdi.

Keza A.Kadir Çelik öğretmen, assubaylıktan subaylığa geçmiş, İnkılâp Tarihi öğretmenliğini severek ve isteyerek yapan, Atatürkçü düşünceyi samimiyetle özümsemiş nadide bir isimdi. Hatırlıyorum da onun aynı zamanda iyi bir basketbol hakemi olduğunu öğrendiğimizde ne kadar şaşırmıştık. Adeta on parmağında on marifet vardı.

Altı dil bilen bir İngilizce öğretmenimiz vardı, ismi Aşkın Akoba. Bunca bilgi donanımına karşın, ne kadar mütevazı ve ne kadar cana yakındı. Oysa biz albay rütbesini taşıyanların somurtuk yüzlerine alışmıştık. O üstün kişiliğiyle alışageldik kalıpları nasıl da kırıp geçiyordu…

Bunlar benim isimsiz kahramanlarım. Bir de öyle ya da böyle Türkiye çapında ismi bilinen, herkesin aşina olduğu bazı öğretmenler gelip geçti bu okulun öğretmenler odasından. İçlerinden çoğu öyle lezzetli tatlar bıraktı  ki yüreğimizde…

nihalatsz1Hatırlayacaksınız, yazımızın bir yerinde bahsetmiştik: Gedikli Mektebi’nin 1915 yılında ikinci kez hayata geçirilişinde Mehmed Nail Bey’in kurucu olarak görev aldığını söylemiştik. İşte Nihal Atsız, bu bahse konu Mehmed Nail Bey’in oğludur aynı zamanda. Baba ve oğlun ikisinin de deniz assubayları üzerinde emekleri vardır anlayacağınız. Sanırım bir gün bir şekilde torun Yağmur Atsız da yolunu assubaylarla kesiştirecek. Onun gibi bir usta ismin de assubayların onur mücadelesine katkı vermesi mutlaka çok şey kazandıracaktır bizlere.
  
bstkerdogan

Bekir Sıtkı Erdoğan ismini bilir misiniz? Hani şu Ellinci Yıl Marşı’nın şairi. “Karagözlüm efkârlanma gül gayrı” diyen adam. Dilimizden düşürmediğimiz “Gurbetten gelmişim yorgunum hancı” şiirinin şairi. Peki, o türkü kıvamındaki eşsiz şiirleriyle tanıdığımız adamın, Deniz Assubay Okulu’nda Edebiyat dersleri verdiğini biliyor musunuz? Ne büyük bir şans değil mi?

Türkçülük ve Turancılık denilince akla gelen ilk isim Nihal Atsız değil mi? Yazar, şair, tarihçi ve ideolog olarak tanınır üstat. Türk milliyetçiliğinin saygın ismi olan bu adamın 1934-1938 yılları arasında Kasımpaşa’daki Gedikli Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yaptığını biliyor musunuz?

iskenderpalaYa İskender Pala? Divan Edebiyatı  araştırmacısı olarak en etkin isim. Bize eşsiz tatlar sunan nice kitapların yazarı. Ayrıca Deniz Kuvvetleri’ndeki görevi süresince tarihi araştırmalara da imza atan çalışkan ve üretken bir isim. Onun da orduda görev yaptığı son dönemlerde, Deniz Assubay Hazırlama Okulu’nda Edebiyat öğretmenliği yaptığını belirtebilir ve bununla gurur duyabiliriz.

sadikugurtaySadık Uğurtay, okula çok uzun süre emek veren öğretmenlerden birisi. İngilizceyi öğrencilerine sevdiren ve dersin de ötesinde öğrencilerin hayata bakış açısını da olumlu etkileyen müstesna bir isim. Kitap çevirileriyle Türkçeye yeni eserler kazandırmaya çalışan bir yazar olarak görüyoruz kendisini.

erolmtercimlerDeniz tarihi çalışmalarıyla tanınan ve bu konuda pek çok esere imza atmış olan Dr. Erol Mütercimler de Deniz Assubay Hazırlama Okulu’na öğretmen olarak emek veren isimlerden bir tanesi. Açıkçası öğrencilerini kitap okumaya yönlendiren, araştırmaya ve düşünmeye zorlayan bir adam. Gelin görün ki, tavır ve konuşmalarıyla, hatta bakışlarıyla size “sıradanın ötesinde, birinci sınıf bir adam” olduğunu ispatlamaya çalışıyor izlenimi verme çabasındadır. Yazdığı eserlerde de genelde bulunduğu sınıfın destanını yazma gayreti içinde olduğunu, hatta işin içindeki kahramanlar assubaylar ve sıradan insanlar olsa dahi bunu bir şekilde subay sınıfına mal etme emeli taşıdığını söyleyebilirim. Dolayısıyla her ne kadar derin bilgi sahibi bir insan olsa da yaptığı araştırmalarda assubayların gerçek değerini ortaya koyacağına dair olumlu bir fikre sahip değilim. Ne acıdır ki, tarih biliminin olaylara nesnel bakacak araştırmalara ve araştırmacılara ihtiyacı var. Gerçekleri bir şekilde evirip çevirip kendince resmi tarih görüşüne yamayacak taraflı insanlara değil. Yine de kendisinden umutlu olduğumu söylemeliyim.

VEEE UNUTULMAZ ÖĞRENCİLERİMİZ!

Ece Ayhan’ın şiirini yorumlarken çok karamsar bir tablo çizmiştik. Çocuk denecek yaşta askerlik mesleğini seçenlerin gündelik hayattan, bilimden ve sanattan koptuğunu anlatmaya çalışmıştık. Açıkça belirtmemiz gerekir ki, assubayların yaşamının özünde nasıl vatan sevgisi ve gözü peklik varsa, bir o kadar da umut, direnç ve kendini yenileyebilme güdüsü vardır. Assubaylar hayatlarının hiçbir anında kadere teslim olmazlar. Yenilgiyi asla kabul etmezler. Uygun an geldiğinde, bir yenilgi özelliği taşıyan olaylardan umulmadık zaferlerle çıkarlar. Hangi şart altında olursa olsun, bireysel özgürlüklerinden ve kişisel onurlarından ödün vermezler. Yaratıcı beyinlerinin ölmesine asla müsaade etmezler. Tıpkı efsanevi Zümrüd-ü Anka kuşu gibi hiç umulmadık anlarda yeniden doğuşu başarırlar. Belki de tüm hayatları boyunca cesur ve atak olmalarının, bulundukları her yaşta hayata umutla ve sıkıca tutunmalarının yegâne sebebi içlerinde yeşertip büyüttükleri umut ağaçlarıdır. Ast olmalarına rağmen her zaman düşmanca tutum, davranış ve tavırlara maruz kalmalarını da, onların bu özelliklerine duyulan gıpta ile açıklayabiliriz.

Dünyanın en zengini, en yüksek rütbelisi ve hatta en güçlüsü olabilirsiniz ama asla bir assubayın gönül zenginliğine sahip olamazsınız.

Aşağıda sizlere kısaca tanıtacağım isimler belirttiğimiz özellikleri taşıyan isimlerdir. Onlar Deniz Assubay Hazırlama Okulu’ndan mezun oldular. Hatta uzun süre Türk Donanması’nda assubay olarak görev yaptılar. Fakat hayatlarının hiçbir anında kadere teslim olmadılar. Yüreklerinin sesini dinleyip umutsuzlukları umuda çevirdiler. “İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında” okudular ama Zümrüd-ü Anka kuşu gibi küllerinden doğmayı ve hatta defalarca doğmayı başardılar. Hayata karşı kendinizi çaresiz ve umutsuz hissettiğiniz anlarda lütfen bu sıra dışı adamların hikâyesini araştırın ve zalimlerin yarattığı olumsuzluklara karşı nasıl umutlu ve dik durulacağını, her seferinde nasıl yeniden doğulacağını onlardan öğrenmeye çalışın.

cemildemirelCemil Demirel, 1912 yılında İstanbul’da doğdu. Deniz Assubayı olarak uzun yıllar görev yaptı. 1947 yılında emekli olduğunda, Türk Sinemasına farklı bir karakter oyuncusu olarak adım attı. 1978 yılına değin pek çok filmde rol aldı. Oynadığı başlıca filmler; Kore’de Türk Süngüsü, Kahraman Mehmet, Kore’de Türk kahramanları, Şimal Yıldızı, Lale Devri, Tek Kollu Canavar, Ateşten Gömlek.  Özellikle Kore’de Türk Süngüsü filmine dikkatinizi çekmek istiyorum. Çünkü bu filme Atatürk’ün İzmir’e girişini gösteren belgesel özellikli sahneler eklendi.

hulusikentmen1Hulusi Kentmen’i yani sevgili Hulusi Babamızı zaten ayrıca bir yazımda detaylı bir şekilde anlatmıştım. Onun bir tesadüf eseri tiyatro ve sinemaya başladığını ve daha meslekteyken bu sevdasının peşine düşüp aşkına tutkuyla bağlandığını ve yüzlerce filmde babacan roller oynayarak Türk halkının gönlünde koca bir taht kurduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz. O nesiller boyunca örnek alınacak gerçek bir yaşam karakteridir. Hem de her yönüyle.

zati sungurZati Sungur, okulun ilk mezunlarındandır. Bir kurs için Almanya’ya gider ve orada hayatının akışı değişir. Yaşanan dünya savaşı ve bazı tesadüfi olaylar onu dünyanın bir ucuna illüzyonist olarak götürür. Yüreğinin sesini dinleyerek gönül verdiği sihirbazlıkta büyük aşamalar kaydeder. Atatürk’ün huzurunda dahi gösterisini yapma onuruna nail olur. Atatürk'ün huzurunda da pek çok gösteri yapan Zati Sungur'un bir defasında herkes kendisini merakla beklerken "altı ayrı insana dönüşüp Çankaya Köşkü'nün bütün kapılarından aynı anda içeri girmek" gibi akıl ve mantık sınırlarını zorlayan bir numaraya imza attığı anlatılır. Nihayetinde Dünya Sihirbazlar Kralı unvanını bileğinin ve yüreğinin hakkıyla alır. Bugünkü David Copperfield gösterilerinin temelinde onun dâhiyane buluşları vardır. Ayrıca, David Copperfield kendisiyle yapılan bir söyleşide ABD'deki müze-evinde Zati Sungur'un gösterilerine ilişkin pek çok tarihî poster, afiş ve araç-gereç bulunduğunu özellikle belirtmiştir.

Seyfi Tekdilek, Donanma davası sanıklarındandır. Yavuz Gemisinin Gediklisi olarak görev yapmaktayken tutuklanır. Nazım Hikmet, Kemal Tahir ve Hikmet Kıvılcımlı üzerine kurulan acı senaryo nedeniyle uzun süre hapis yatar. Komünizmi merak etmiş, Nazım Hikmet’in şiirlerini okumuş ve bu süreçte assubaylara yapılan haksızlıkların farkına varmıştır. Hiçbir fiili suçu bulunmamasına, hatta okuduğu kitapların dahi kanunen yasak olmamasına rağmen kolayca harcanmıştır. Olay sonrasında komünist damgası yemiş, ailesinden ve çocuğundan dahi uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Hayatının geri kalanında derbeder bir yaşam sürmesine rağmen hayalini kurduğu şiir kitabını yayınlamayı başarmıştır. Gemide Denize Hasret isimli şiir kitabı, Nazım Hikmet’e öykünen iddiasız şiirlerden oluşur. Fakat bir insanın hayalinin gerçekleşmesi adına çok ama çok önemli bir adımdır.

salimdndarSalim Dündar, 1954 mezunudur. Okulun 1750 numaralı ve “Kobra Salim” lakaplı öğrencisidir. Okulda bando eğitimi aldı. Kısa bir süre assubay olarak görev yaptı. Müzik tutkusu nedeniyle mesleğini erken bıraktı. Assubaylık sonrasında Hafif Batı Müziği sanatçısı olarak tanındı. Herkes onu “İspanya’yı memleketimize getiren sanatçı” olarak nitelendirdi. Aynalar, Sen Mevsimler Gibisin, İspanyol Meyhanesi ve Bir Dost Bulamadım en bilindik şarkıları arasında yer almaktadır.

yalnate1Yalçın Ateş, 1954 yılı (kesin değil)mezunlarındandır. 1938 doğumludur. Okul numarası 1894, lakabı ise “Kolyos”tur. Türk Caz Müziğinin unutulmaz isimleri arasında yer alır. Yalçın Ateş Altılısı denilince akan sular durur. Bir dönemin pek çok önemli müzik çalışmasında yer almış, onlarca plak kaydına Alto Saksafonu ile renk vermiş, kendi adını taşıyan Yalçın Ateş Orkestrası, Yalçın Ateş 5’lisi, Yalçın Ateş 6´lısı topluluklarını kurmuştur.

kamuran_yarknKamuran Yarkın; çok yakından tanıdığımız Türk Pop müziği sanatçısı Ferda Anıl Yarkın’ın babasıdır. Klasik Türk Müziği bestekârı ve yorumcusudur. Aynı zamanda tanburidir. 1938 doğumludur. Daha bebekken babasını kaybetmiş ve annesi tarafından yetiştirilmiştir. Üsküdar Musiki Cemiyeti’ne uzun süre devam etmiştir. 1951 nasıplı bir deniz assubayıdır. “Sen Kimseyi Sevemezsin” adlı şarkının bestekârıdır. “ Ayrılık Rüzgarı” isimli şarkının hem bestecisi hem söz yazarıdır. Daha pek çok şarkıda imzası vardır. Eserleri, Zeki Müren ve Yıldırım Gürses gibi pek çok ünlü sanatçı tarafından seslendirilmiştir.

tarkkipTarık Kip, 1927 yılında Samsun’da doğdu. Deniz Gedikli Mektebi’nde okudu ve 1947 yılında Donanma’ya Sıhhiye Assubayı olarak katıldı. 1956 yılında mecburi hizmetini tamamladı ve Bahriye’den ayrıldı. Müzik alanında kendisini geliştirirken bir taraftan da üniversiteye devam etmesi hayli ilginçtir. Önce Gece Lisesini, ardından da Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin "Kütüphanecilik" bölümünü bitirdi. 1956 yılından 1993'e kadar viyolonsel ile Türk Mûsikîsi yayınlarına saz sanatkârı olarak katılan Tarık Kip, bu süre içinde stajyerlere öğretmenlik de yaptı. 1993 yılında emekli oldu. Türk Mûsikîsi repertuarına ikisi sözlü olmak üzere peşrev, semai, medhal ve oyun havası türünde yirmiye yakın eser kazandırmıştır.

zcanzgrÖzcan Özgür, 1936 doğumludur. Türk sinemasının eski oyuncularından birisidir. Aynı zamanda tiyatro sanatçılığı da yapmıştır. Deniz Assubayı olarak donanmada görev yapmış ve bir kaza sonrasında malulen emekli olmuştur. Tanınmasını sağlayan filmleri; Kardeşim Benim, Köşeyi Dönen Adam, Beş Parasız Adam, Üç Halka Yirmi Beş ve Kapıcılar Kralı’dır. Erotik Komedi filmlerinde de roller almıştır. Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle 1995 yılında vefat etmiştir.

namkekinNamık Ekin; 1942 doğumludur. 1961 mezunu deniz assubayıdır. 1963 yılına kadar donanma gemilerinde Güverte Assubayı olarak görev yaptı. 1963 yılında SAT Komandosu ve Kurbağa Adam Kursuna katıldı. SAT Komandosu olarak özellikle ABD’de çeşitli kurslar ve eğitimler gördü. Judo’da dereceler aldı. Jimnastik, Güreş, Halter ve Vücut çalıştı. Karate ve Yakın Dövüş konusunda da eğitimler aldı. Türk halkı onu daha çok sualtı rekor denemeleri ile tanımaktadır. Aslında çeşitli spor dallarında rekorları ve başarıları vardır. SAT Komandoluğunu ve Deniz Assubaylığını halkımıza tanıtan ve sevdiren en önemli isimdir. Fakat daha çok komandoluğunu ön planda tutmaktadır. Hani ailemizin SAT Komandosu desek yeridir. Halen azim ve inançla rekor denemelerine devam etmektedir.

yaaratankazanr1Yaşar Atankazanır; 1929, İstanbul doğumludur. Deniz Gedikli Mektebinden mezun olur ve denizaltıcı bir assubay olarak donanmada göreve başlar. İki yıl sonra görevi bırakır. Mersin İdmanyurdu’nda Mersinli Ahmet’in himayesinde güreşe başlar. Daha sonra bir taraftan nakliyecilik işi yaparken bir taraftan da halter yapmayı dener. Halter’de 267,5 kilo kaldırmak suretiyle Balkan halter rekorunu kırar. 1955’te İstanbul’a gelir ve Kasımpaşa Güreş Kulübüne devam eder. Üç kez milli takıma seçilir. Tam hayatı spor üzerine sürerken, 1960 İhtilalı sonrasında girdiği bir iddia sonucu fotoğraf çekmeye başlar. Oysa hayatında bir kez bile eline makine almamıştır. Fotoğrafçılık onda bir tutku haline gelir. İşi öğrenmek için bir fotoğrafçının yanında iki yıl bedava çalışır. İstanbul’da Taç Fotoğraf Stüdyosunu kurar. Artık fotoğrafçılığı bir sanat olarak görmeye başlar ve kendisini daha da geliştirmek için yurt dışına açılır. Amerika’da mesleğinin okulu olan “School of Modern Photography”e devam ederek, oradan mezun olur. Ününü kısa zamanda Avrupa ve Amerika fotoğraf camiasına duyurur. Atankazanır, fotoğrafçılığa tesadüfen başlayan ama onu Türkiye’de bir sanat haline getiren, Türk Fotoğraf Sanatının duayen ismidir. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Bölümü kurucularından olan Yaşar Atankazanır, 16 yıl öğretim görevlisi olarak burada görev yaptı. İlerlemiş yaşına rağmen halen bağımsız olarak fotoğraf çalışmalarını sürdürmektedir.

Saydığımız bu isimler bir şekilde kendisini başarılarıyla Türk halkına tanıtmış isimlerdir. Aslında biliyoruz ki, daha pek çok meslektaşımız meslek sonrası ikinci yaşamında yüreğinin sesini dinlemekte ve yepyeni başlangıçlara ve bu başlangıçlarda mütevazı başarılara imza atmaktadır. Örneğin karikatürist Özgün Uysal, Roman yazarı Ünver Kardeşler (Mehmet ve İsmail Ünver) aklımıza gelen ilk isimlerdir.

Genç meslektaşlarımızın asla unutmamaları gereken şey, hayatın zorlu ve çetin bir mücadele olduğudur. Fakat bilsinler ki; en umutsuz anlar, şafağın en yakın olduğu zamanlardır. İşte bu yüzden, tüm yaşamları boyunca hangi zorlukla karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, asla pes etmesinler. Yüreklerindeki ışığı hiçbir zaman söndürmesinler. Çünkü karanlığı aydınlığa çevirecek en büyük güç, yüreğimizde taşıdığımız direncimiz, yarınlara ertelediğimiz umutlarımızdır.

Umudun türküsünü kaybetmeyenlere ne mutlu!

Aydın Kulak

(Kaynak gösterilerek ve yazar adı  belirtilerek kullanılmasında bir sakınca yoktur.)

Yazarın EMEKLİ ASSUBAYLAR ORG SİTESİNDE 17 KASIM 2011 Tarihinde yayınlanan Yazısıdır. 

NOT: Emekli Deniz Assubayı İlhami Kemal Atayolu’nun hikâyesi üzerinde, metine uyacak şekilde ama özüne sadık kalınarak, küçük düzeltmeler yapılmıştır.
KAYNAKÇA
  1. Kendi yazılarım ve yazılardaki kaynaklarım, Kişisel Yorumlarım/ Aydın Kulak
  2. www.emekliassubaylar.org /Gurur Duyduklarımız
  3. Ece Ayhan/Meçhul Öğrenci Anıtı Şiiri
  4. Ece Ayhan’ın Şiirinde Çocuk ve Eğitim Teması ve Felsefi Temelleri/Hulusi Geçgel
  5. http://anarrest.blogcu.com/ece-ayhan-siirinde-oznenin-halleri/3125883
  6. 1983 Mezunları Okul Yıllığı
  7. Okul Tarihçesine Ait Kendi Kişisel Notlarım/Aydın Kulak
  8. Emekli Deniz Assubayı İlhami Kemal Atayolu’nun Anıları
  9. Tarih Araştırmacısı Ergun Hiçyılmaz’ın bilgi ve görüşleri
  10. Aşık Ali Tanburacı ve Kırklareli Halk Müziği/Dr. Hüseyin Yaltırık/TRT İzmir
  11. Dr. Hüseyin Yaltırık’ın Açıklama ve Notları
  12. Yazar Yağmur Atsız’ın Yazıları
  13. Emekli Deniz Assubayı Halil Ergenli’nin Bilgi ve Yazışmaları
  14. www.damyo.edu.tr /Deniz Astsubay Meslek Yüksek Okulu İnternet Sitesi
  15. http://45devir.com/yalcin-ates / Yalçın Ateş Hakkında
  16. http://yenisafak.com.tr/arsiv/2003/mayis/31/g10.htmlAli Murat Güven /Haber (Zati Sungur)
  17. http://www.fotoforum.org.tr/index.php?p=etkinlik&id=43 /Y. Atankazanır Hakkında
  18. Fotoğraflarla geçen yarım yüzyıl/ Özer Kanburoğlu ( Y. Atankazanır Hakkında)
  19. Sinema Bilgi Siteleri
  20. www.milliyet.com.tr Gazete Arşivi
  21. www.dunya.com /haber (Salim Dündar)
  22. http://www.posta.com.tr/yasam/HaberDetay/Donanmanin_seyir_defteri.htm?ArticleID=35535 /Ergun Hiçyılmaz’ın Yazısı
  23. http://www.haberpan.com/haber/enver-pasa--e2-80-98askerlik-kisaltilsin /Enver Paşa Hakkında
  24. Çıpa Dergisi Özel Sayısı/Aralık 2003
  25. Kişiler Hakkında Çeşitli Sitelerden İnternet Araştırmaları

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 2854 defa

Yorumlar   

0 #1 Mustafa Sadakoğlu 22-02-2017 12:29
Sayın Aydın Kulak unutturulmak istenen öteki bahriyenin hafızası olduğu için müteşekkiriz.
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile