All for Joomla All for Webmasters
Salı, 15 Kasım 2016 21:42

TBMM FETÖ Komisyonundan Notlar-10

Öğeyi Oyla
(0 oy)

Tarih : 3/11/2016

BAŞKAN: Reşat PETEK (Burdur)

----- 0 -----

BAŞKAN – Sayın İlker Başbuğ’u dinlemek üzere tekrar oturumu açıyorum.

Sayın Başbuğ, hoş geldiniz.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Komisyonumuzun davetine icabet ettiniz. Biz başlangıçta kameraman arkadaşlar görüntü alırken -elbette sizin özgeçmişiniz farklı görevler ve uzun bir tecrübeyle dolu ama- sadece bir paragraf olarak Komisyon Sözcümüz sizi tanıtan çok kısa bir özgeçmiş takdim edecek. Daha sonra kameraman arkadaşlarımıza teşekkür ederek biz bilgi edinme bölümüne geçmiş olacağız.

Sayın Mihrimah Belma Satır Hanımefendi Komisyon Sözcümüz. Buyurun Belma Hanım.

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) – Sayın Komutanım, hoş geldiniz Komisyonumuza.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Teşekkür ederim.

MİHRİMAH BELMA SATIR (İstanbul) – İlker Başbuğ, 1943 yılında Afyonkarahisar’da doğdu, 1962 yılında Kara Harp Okulundan, 1963 yılında Piyade Okulundan, 1973 yılında Kara Harp Akademisinden mezun oldu. 2002 yılında orgeneralliğe terfi etti. Orgeneral rütbesiyle 2002 -2003 yıllarında Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı, 2003-2005 yılları arasında Genelkurmay 2. Başkanlığı, 2005-2006 yıllarında 1. Ordu Komutanlığı görevlerini müteakip 2006 yılı atamalarıyla Kara Kuvvetleri Komutanlığına atanmıştır.

İlker Başbuğ, 30 Ağustos 2008 tarihinde atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevinden 30 Ağustos 2010 tarihinde emekliye ayrılmıştır.

Tekrar hoş geldiniz efendim.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Teşekkür ederim.

BAŞKAN – Evet, teşekkür ediyorum Belma Hanım.

......

Komisyon çalışmalarımızı basın izleyebilmektedir yani yazılı basın mensupları burada kalıyor, kameraman arkadaşlarımıza da teşekkür ediyoruz.

Sayın Başbuğ, söz sizin, buyurun.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi şahsiyetine karşı duymuş olduğum saygı nedeniyle bugün buradayım.

15 Temmuz öncesi ve sonrasına ilişkin görüşlerimi medya üzerinde kamuoyuyla açık şekilde paylaşan bir kişiyim. Hatta bununla da yetinmedik, görüş ve düşüncelerimi kitaplara da yansıttım. Aslında, dolayısıyla, bugün, burada, belki de bu konulara ilişkin yeni bir şey söyleyeceğimi şahsen pek tahmin etmiyorum çünkü bugüne kadar zaten bu konuya ilişkin görüşlerimi, düşüncelerimi, değerlendirmelerimi, hatta önerilerimi belki de en açık, net olarak ifade eden birisiyim.

O zaman niye bugün buradayım? 2 nedenle. Birincisi, tabii ki bu yüce kurumun, Türkiye Büyük Millet Meclisinin manevi şahsiyeti karşısında duyduğumuz saygı, tabii, bugün burada bulunmamın ana nedenidir. İkincisi de elbette, her ne kadar bu konuya ilişkin düşüncelerimiz, görüşlerimizi kamuoyuyla paylaşmış, kitaplaştırmış isem de bu görüşlerin, düşüncelerimizin Türkiye Büyük Millet Meclisinin kayıtlarına, zaptına girmesini de önemsiyorum çünkü bir gün kitaplar, konuşmalar kaybolabilir ama bu Meclisin kayıtları ve zabıtları yüzyıllarca yaşayacak.

Bu vesileyle, kitaplar deyince, kısaca, bir, kitaplardan bahsetmek isterim. Benim ilk kitabın Terör Örgütlerinin Sonu adlı kitabımdır. Son kitap, 8’inci kitap ise 15 Temmuz Öncesi ve Sonrası. Bu arada, işte, Nasıl Bir Türkiye, özellikle bu Ergenekon davalarıyla ilgili olarak yaşadıklarımıza ilişkin suçlamalara karşı gerçekler. Son kitaplardan bir tanesi Ermeni Suçlamaları ve Gerçekler ve en sondan bir evvelki kitabım ise Unutulan Ada Kıbrıs. Tabii, bu kitapların arasında, benim en çok önemsediğim, 8 kitabın arasında, biliyorsunuz, 20. Yüzyılın En Büyük Lideri Mustafa Kemal -kitap burada, 2 cilt- oluyor. 8 kitap. Bu vesileyle, ben bugün bu 8 kitabı Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphanesine hediye etmek için getirdim. Buraya bırakacağım. 

BAŞKAN – Evet, teşekkür ederiz. 

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Şimdi, 30 Ağustos 2010’dan sonra, emekli olduktan sonra, tabii, bu süreçten evvel de her zaman benim kişisel olarak hayati bir prensibim var, dün de bu prensibe sadık kaldım, bugün de aynı prensibe sadığım. Ben, her zaman partilerüstü bir durumda olmaya özen gösterdim. “Partilerüstü” demek, bir noktada, devlet adamlığı demek. Dolayısıyla, benim düşüncelerim, fikirlerim, değerlendirmelerim hiçbir zaman bir partiyi ne yermeye ne de başka bir partiyi, efendim, yüceltmeye yöneliktir. Biz sadece bir devlet tecrübesine sahip bir kişi olarak, gördüğümüz, doğruluğuna inandığımız fikirleri ve düşünceleri ifade ettik ve etmeye devam ettim. Tabii, dün ne söylediysem bugün de aynı noktadayım ve çizgimiz de değişmedi, konuşmalarımız zaten ortada.

Tabii, sizler, elbette, birer siyasi partinin mensubusunuz. Elbette, siyasi partilerin görüşleri istikametinde düşüncelerinizi ifade etmeniz gayet doğaldır. Bunu ben saygıyla karşılarım. Ancak, lütfen, soruları yöneltirken benim partilerüstü durumda olduğumu ve devlet adamı niteliğine sahip olduğumu unutmayın. Bunu özellikle ifade etmek isterim.

Görevdeyken 25 Ocak 2010’da kamuoyuna yani basına açık bir toplantıda şunları söylemiştim… Genelkurmay Başkanı olarak, 25 Ocak 2010’da yani bize komplo kurulup Silivriye gönderilmeden evvel. Biz o gün de ne dediysek her zaman aynı çizgilerimizi koruduk. 25 Ocak 2010’da dedim ki bir konuşmada, o günleri hatırlayın: “Darbe iddiaları Türkiye’nin gündemini işgal ediyor. “Darbe” bu kelimeyi duymaktan hicap duyuyorum. Geçmişte Türkiye’de elbette bazı olaylar yaşandı, bunu inkâr edecek durumda değiliz ama biz bugün –yani 25 Ocak 2010 için söylüyorum- artık bu olayların geride kaldığını düşünüyoruz.” Bunu ben Genelkurmay Başkanı olarak söylüyorum ve devam ediyorum, diyorum ki: “Ülkemizin, toplumumuzun huzura ve barışa ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz.” Ve konuşmayı şu cümleyle… Uzun, 4 -5 sayfalık bir konuşmaydı ama en önemli cümlem de şudur, diyorum ki Genelkurmay Başkanı olarak 25 Ocak 2010’da: “Demokrasilerde en önemli husus, iktidarların seçimlerle, demokratik yöntemlerle el değiştirmesidir.” Bu net, koyduğum husus ve benim tüm basına yaptığım, medyaya yaptığım, kamuoyuna yaptığım açıklamalarıma, konuşmalarıma bakınız, biz her zaman demokrasinin yanında olduk.

Şimdi, o dönemlerde Fetullah Gülen Cemaati, bugün FETÖ terör örgütü olarak adlandırılan bu yapılanmaya ilişkin -burada biraz iddialı konuşacağım Türkiye’de en açık tavır alan bürokrat, devlet adamı benim. Şimdi bunları burada ifade etmek istiyorum çünkü teker teker. Biz, geçmişte bu konuda ne dediysek bugün zaten dediklerimizin çok doğru olduğu ortaya çıktı. Bakınız, 26 Ocak 2005, Genelkurmay 2. Başkanı olarak bir basın bilgilendirme toplantısında, bu Fetullah Gülen’le ilgili bana bir soru yöneltildi. Şimdi, belki bazı, detayı hatırlamayanlar olabilir. 26 Ocak 2005’e gidersek, bildiğiniz gibi, aslında, ilgili ağır ceza mahkemesi 10 Mart 2003’te Fetullah Gülen’le ilgili ki Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararı vardır, bu kararı Rahşan Ecevit’in adıyla anılan… Bazıları af yasası diyor ama esasında af yasası değildir. 

Biliyorsunuz, 4616 sayılı Yasa’ya göre beş yıl ertelemedir, o kararı almıştı. Yani, Fetullah Gülen aynı suçu beş yıl içinde tekrar işlemezse bu suç düşecek anlamındaydı. İşte, bu açıklanmıştı. Zaten iki yıl geçmiş, bana bu soruyu, Fetullah Gülen’le ilgili soruyu sordular. Ben de şu cevabı verdim, dedim ki: “Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesinin gerekçeli kararı var. Bu kararı açıp bakarsanız, bu kişiye isnat edilen suç, Devlet Güvenlik Mahkemesi kararında ‘Laik devlet yapısını değiştirerek yerine din kurallarına dayalı devlet kurmak amacıyla -altını çiziyorum- yasa dışı örgüt kurup bu amaç doğrultusunda faaliyette bulunmaktır.’” Devlet Güvenlik Mahkemesinin verdiği karar. Bakın, diyor ki: “Bir laik devlet yapısını hedef almıştır. Din kurallarına yönelik bir devlet kuracaktır ve yasa dışı bir örgüt kurmuştur.” Tabii, ne kadar ilginç ve gariptir ki Devlet Güvenlik Mahkemesinin almış olduğu bu karardaki, özellikle “yasa dışı örgüt”… Şimdi, bugün, bir terör örgütü olarak bahsediyoruz; doğrudur, katılıyorum yüzde yüz ama Devlet Güvenlik Mahkemesi bu konuyla ilgili yıllar önce karar almıştır. Bunu tekrar bir hatırlatmakta yarar duyuyorum. Ben bunu söylemişim.

Sonra, Kara Harp Okulunda yaptığımız bir konuşmada -ki 24 Eylül 2006’dır, yine basına açık, medyaya açık, burada olan belki o toplantılardan hatırlarlar- şunu diyorum: “Bakın, 1950’li yıllardan itibaren bazı marjinal grupların dinsel eğilimleri kullanarak sermaye biriktirip -şimdi altını çizelim yatırımlara yönelmesini, dernek ve vakıflar kurarak eğitim öğretim alanında, nihayette de siyaset alanında etkin olmaya çalıştıklarını sıkça görmekteyiz.”

Biz bunu söylüyoruz, diyoruz ki: Bir, bunlar dini kullanıyor. Maalesef, bu yüce dinimizi… Zaten bizim bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak, bir asker olarak, emekli asker olarak en üzerinde durduğumuz konu şudur: Yüce dinimiz hiçbir zaman siyasi emellere kullanılmamalıdır. Zaten hassasiyet gösterdiğimiz olay budur. İşte, burada diyoruz ki: Dinsel eğilimleri kullanarak ne yapmıştır? Sermaye biriktirmiştir, yatırımlara yönelmiştir, dernek ve vakıflar kurmuştur, eğitim öğretim alanına girmiştir ve nihayet siyaset alanına girecektir. Ve soruyorum, diyorum ki: “Bu gelişmeler Anayasa’mızın 24’üncü maddesine aykırı değil midir?” 24’üncü madde çok açık, bunları yasaklıyor.

Genelkurmay devir teslim töreninde, 28 Ağustosta şunu söylüyorum aynı konuda, diyorum ki… Bu konuyu yalnız önemsiyorum, lütfen… Çünkü belki de bu yaşadığımız facia, vahim durumun altında yatan ana neden, bakın, bu, burada biraz sonra ifade edeceğim düşüncelere dayanıyor bana göre çünkü hep belki de şunu düşünmemiz lazım: Ya, bu Fetullah Gülen Cemaati veya işte, bugün FETÖ dediğimiz, nasıl oluştu, neden oluştu?

Bunların analiz edilmesi lazım. Bakın, biz 2008’de bir asker olarak şunu söylüyoruz, diyoruz ki: “Sosyal devlet niteliğinin zayıflaması toplumları cemaatleşmeye itmektedir. Bu bir gerçektir. -bu bir gerçektir, bunu reddedemeyiz maalesef oluyor yani bu- Bu kapsamda, giderek güçlenen bazı cemaatler ekonomiyi yönlendirmeye sosyopolitik yaşamı biçimlendirmeye dine bağlı bir yaşam tarzı oluşturmaya çalışmaktadır.” Şu son cümleye özellikle dikkatinizi çekmek isterim, bakın, son cümlem şudur, diyorum ki: “Bu bir sosyal gerçektir. Bu gerçek eğer doğru analiz edildiği takdirde, bu oluşuma karşı alınacak tedbirlerin başarı şansı olabilir.” Şimdi, siz bu olayı doğru teşhis edip doğru analiz etseydiniz belki o yıllarda, bugün belki farklı bir noktada olabilirdik. Şimdi, bu sosyal gerçeğin ne olduğunun üzerinde, biraz sonra, belki daha fazla durmak istiyorum, duracağım da. 

Şimdi, esas, benim belki de kamuoyunda en çok bilinen konuşmam, bu cemaatle ilgili konuşmam, efendim, 14 Nisan 2009’da Harp Akademilerinde yaptığım konuşma. Hatırlayacaksınız, kamuoyunda da oldukça ses getiren bir konuşmaydı. 14 Nisan 2009’da şunu söylüyorum, diyorum ki: “Yeni kimlik ve aidiyet arayışları, ekonomik beklentiler, yaşanan büyük göç, sosyal devlet olgusunun zayıflaması -bu çok önemli bir faktör- toplumları yeni dayanışma arayışlarına itmiştir. Bu nedenler, cemaatleşme yapılanmasının, yapılaşmasının gittikçe artmasına neden olmuştur.”

Şimdi, birçoğunuz biliyorsunuz, bu cemaat nasıl doğdu, nasıl oluştu. 

Bakın, onun bizzat içinde olan birisinin bu konuya ilişkin bir kitaba yansıyan görüşlerini burada bir hatırlayalım: Daha cemaatin yeni oluşmaya başladığı günlere gidiyoruz. Bu kişi diyor ki: “Talebelere burs verme, cami yapmaktan çok, onlara yurt hazırlama yönündeki Fetullah Gülen’in teklifi bize cazip geldi –yani, talebelere burs verme, yurt yapma- bu nedenle, bir iki evi kiraladık. Talebelere yardımcı olmaya başladık. Bu iş hoşumuza gitti. 70’li yıllarda 12 evimiz oldu. Bu evleri örgütledik. Beş yıl içinde talebe yurdunu meydana getirdik. 1981 senesine kadar 81 tane yurt açtık. Bu yurtlardan bazılarını okul yapmayı düşündük. Yamanlar Koleji dönemine geçtik. Üniversiteye hazırlık kurslarını açtık.” İşte burası, işin, esasında, devletin üzerinde duracağı konu bu. Yani, o dönemde, her zaman, bu yurt konusu, öğrencilerin konusu, bu konu her platformda gündeme getirilmiştir. Burası, mutlaka ve mutlaka devletin sahiplenmesi gereken bir yapı olduğu. İşin, yani, doğuş noktası burasıdır. Bu bir sosyal sorundur ve bu adamlar bu sosyal sorunu özellikle öğrenciler üzerinden giderek, çok iyi kullanarak, böyle çok halisane bir noktadan başlayarak devleti ele geçirmeye yönelik bir terör örgütü noktasına geldiler. Ama olayın başlangıç noktası burası ve 1970’li yıllar. Bunu da unutmayalım yani bu, bunların oluşumu, efendim, bir dönem değil, belki de 1970’li yılların başından alırsak elli yıllık bir süreçten bahsediyoruz.

Bunu söyledikten sonra parantez içinde, devam ediyorum, diyorum ki o Harp Akademisinde yaptığım konuşmada: “Bugün, bazı din eksenli cemaatler yine ekonomik güç olmaya çalışıyorlar, sosyopolitik hayatı biçimlendirmeye çalışıyorlar.” Şimdi, burası çok önemli. O konuşmada, bakınız, hepinizin çok iyi bildiği bir sosyolog, Max Weber, herkes biliyor. Şimdi, tabii, değerli bir sosyologdur. Bakın, orada tespit ettiği bazı önemli şeyler var, o hususları burada da tekrar etmek istiyorum, hem de bu olayın nereden doğduğunu, nasıl doğduğunu anlamak açısından. Bu Weber diyor ki, bakın: “Sivil örgütler giriş ve çıkışın özgür iradeye bağlı olduğu gönüllülük temelinde işleyen açık örgütlerdir.” Şimdi, bunlar çünkü kendilerini bir sivil toplum örgütü olarak lanse ettiler. Ben bunu konuşmamda söylüyorum 14 Nisanda. “Cemaat ise kapalı ve içe dönüktür. Giriş ve çıkış çok farklı dinamiklere bağlıdır.

Cemaatler hatta çıkar çerçevesinde örgütlenmişse -ki bu Fetullah Gülen Cemaati tamamen çıkar çerçevesinde örgütlenmiştir- sivil toplum hareketleri olduğunu öne sürmek güçtür. Bu cemaatler -ki ‘bu cemaat’ten kastım o gün Fetullah Gülen Cemaati’dir- bu düşünceye rağmen kendilerini demokratik alanın bir oyuncusu olarak takdim etmektedirler.” Çünkü o gün herkes, burada isim vermeyelim, siyasetçiler de gelmiş geçmiş bütün siyasetçiler de bu Fetullah Gülen Cemaati’nin yaptıklarının gayet güzel bir sosyal olduğunu, hizmet olduğunu… Buna niye karşı çıkılması gerektiğini pek anlamadılar ve karış cevaplar aldılar.

Şimdi, biz bunu 14 Nisan 2009’da ben cemaatlerin gizli kapaklı olduğunu, hele bir, efendim, çıkar çerçevesinde oluşmuşlarsa tehlikeli olduğunu söylemişim. Dün basında bir haber vardı, ne kadar dikkatinizi çekti bilmiyorum, bakın, 2016, kaç yıl geçmiş? Yedi yıl sonra basında çıkan bir haber -ismini vermiyor, Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısı olarak referans veriyor- Amerikan Dışişleri Bakanının Amerikan basınına bir beyanatı var. Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi. Önemli bence. Ne diyor? Dünkü gazetede, Hürriyet gazetesinde vardı, bakarsanız. Diyor ki: “Gülen tarafından yönetilen hayır işleri ve eğitim organizasyonunun şüpheli bir yapısı ve finansmanı olduğunu, izlediği yöntemlerin kara para aklamak için para saklamaya çalışan insanlar ayarlayan organize bir suç örgütüne benzediğini…” Bizden yedi sene sonra söylüyor. Ama bu, bence, önümüzdeki süreçte bu yalanlanmadı. Biraz evvel ifade ettiğim gibi, Amerikan Dışişleri Bakan Yardımcısının söylediği yazıyor, Hürriyet gazetesine bakarsanız bu haber var. Bu önemli bir tespit ama biz bunu yıllar evvel gördük, söyledik. 

Bu, 14 Nisanda yaptığım konuşmayı şöyle bitirdim bu konuyla ilgili: “Bu tip bazı cemaatler hedeflerine ulaşmada kendileri için en büyük engel olarak Türk Silahlı Kuvvetlerini görmektedirler. Bunun için de her fırsattan istifade ederek destekleyicilerinin de yardımıyla TSK aleyhine faaliyette bulunmaktadırlar.” Altını çiziyorum, yalnız, lütfen buraya dikkat e din, ben Genelkurmay Başkanı olarak bu konuyla ilgili açıklamamı, sözlerimi şöyle tamamlıyorum: “Bu yapılanlara karşı, hukuk devleti kapsamında, TSK’nın tepkisiz ve etkisiz kalacağını düşünmek ise büyük yanılgıdır.” Tepkisiz kalmadık ama etkili olduk mu? O büyük bir soru. Oraya da sonra gelmek isterim. 14 Nisanda bunu söyledim.

Peki, bu konuyla ilgili son konuşmam ise bundan bir yıl evvel, yani 7 Ekim 2015’te Yargıtayda yaptığımız konuşmada bu konuya değindim. Ki biliyorsunuz, bu, 15 Temmuzdan önce, aylar önce yaptığımız bir konuşma. 

Şunu söyledim Yargıtayda, bugün tutanakta da var, kitaplarda da var. Diyorum ki: “Siyasi iktidarlar siyasi partilerdir. Başı bellidir, sonu bellidir. Ne olursa olsun, partilerle hukuku çerçevesinde kalarak mücadele edilebilir. Sonuçta, seçimlerle millet siyasi partilerden hesap sorar.” Bizim anlayışımız bu, demokrasi anlayışımız budur. Ama bakın, 7 Ekim 2015’te bunları biz söylüyoruz. “Ama cemaatin başı bellidir ama sonu belli değildir, görülmezler. Hele bu yapı, devleti ele geçirmeyi hedeflemiş ise bu tehdidi görmezlikten gelemezsiniz. Bu çerçevede, elbette Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en önemli ve büyük sorunlardan biri, cemaatin illegal yapılanmasıdır” Ben bunu 7 Ekim 2015’te söylüyorum. Tabii, burada, “cemaatin illegal yapılanması” dediğimiz zaman, özellikle şunu ifade etmek isterim: Elbette, bu cemaate katılan herkesi suçlu olarak değerlendiremeyiz. Bu cemaatin amacını bilmeden, nereye gittiğini bilmeden, bu komplolar içinde hiçbir rol olmadan, safiyane bir cemaat mensubu olan binlerce, milyonlarca insanımız olabilir. Bunlarla, gerçekten bu cemaat içinde olup suça bulaşanları elbette ayırmamız lazım. 

Benim bu konuda yaptığım açıklamalar, daha önce yaptığım açıklamalar bunlar. Yani, 2005’ten başlıyorum, işte bugün 2016. Ben dün ne dediysem bugün de aynı noktadayım. Herhâlde, bu, Fetullah Gülen Cemaati hakkında bugün konuşmaya da en çok hakkı olanlardan birisi benim çünkü biz bunları söylerken çok kimse bu söylediklerimize kızdılar, tenkit ettiler, yanlış olduğunu söylediler ve belki de bunun bir… Neyse, o noktalara girmeyelim.

Şimdi, geleyim 15 Temmuz darbe teşebbüsü veya kalkışması da diyebilirsiniz…

MUSTAFA SEZGİN TANRIKULU (İstanbul) – Oraya geçmeden… Neden etkili olamadınız, orasını…

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Lütfen… Tamamlayayım, ondan sonra soruları sorun.

BAŞKAN – Evet, buyurun Sayın Başbuğ, tamamlayın.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Şimdi, 15 Temmuz darbe teşebbüsü ve kalkışması nedir, bu konulara ilişkin görüşlerimi kısaca ifade etmek isterim.

Bir gün sonra yani 16 Temmuz günü, bu, darbe girişiminden tam bir gün sonra, Bodrum’daydım. Şu ajanslara şu ifadelerimi açıkladım, dedim ki: “15 Temmuz gecesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşadığı en korkunç gecelerden birisidir. Bu hareket, demokrasiye karşıdır. Yapanlar teröristtir. Yapılanları lanetliyorum.” Bu, 16 Temmuz günü bu konuyla ilgili söylediğim.

Şimdi, elbette bu 15 Temmuz darbe teşebbüsünde 242 kahraman evladımızı şehit verdik. 242 diye biliyorum.

BAŞKAN – En son 246 açıklandı efendim.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – O zaman 246 kahraman evladımızı şehit verdik. Sivil, polis, asker hepsine ve bunun yanında terörle mücadelede verdiğimiz bütün şehitlerimize -çünkü maalesef terörle mücadelede de her gün acılar yaşıyoruz, o da ayrı bir k onu tabii Allah’tan yine rahmet diliyorum, kederli ailelerinin elbette acılarını paylaşıyorum.

Şimdi, ben olayı şöyle değerlendiriyorum: Türkiye o gece gerçekten bir felaketin eşiğinden dönmüştür. Allah korusun, başarılı olsalardı bugün Türkiye'nin nerede olduğunu düşünmek bile istemiyorum, herhâlde sizler de istemezsiniz ama inanın ki eğer onlar başarılı olsaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa'da yer alan temel niteliklerinden ne demokrasi ne laik devlet sistemi ne hukuk devleti zerresi ortada kalmazdı. Ben o düşüncedeyim, muhtemelen sizler de bu düşünceme katılıyorsunuz diye değerlendiriyorum.

Dolayısıyla, 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle Türkiye ciddi bir olayla karşı karşıya kalmıştır; ciddidir, vahimdir yani bunu başka bir kelimeyle ifade etmek yanlış olur bana göre.

Şimdi tartışılıyor: “Efendim, filan şöyle miydi, uygulama böyle miydi?” Ben bu konuda sadece şunu söylerim, derim ki: İleride umarım bu darbecilerin darbe planı ortaya çıkar, o zaman bakarız bu planlamaları doğru muymuş, ne kadar etkinmiş, ne kadar değilmiş. Şimdi ortada bir plan yok ama bir şeyin mutlaka olması lazım, devlet bulsun çıkarsın onu. O zaman bakalım bu planlama nasılmış, neymiş. Ama unutmayın, çok iyi planlanan hareketler bile bazen çeşitli nedenlerle uygulanmasında hatalar, yorumlar olabilir.

Dolayısıyla, bu konuda ben bugün kesin yorumlar yapılması için erken olduğunu düşünüyorum. Zaten önemli değil, ha böyle ha şöyle, ortada bir sonuç ve vakıa var. Bizim için önemli olan sonuçtur, vakıadır. Buraya nasıl gelindi ayrı bir konudur, onu biraz zamana bırakmak lazım gelsin diye düşünüyorum. Ama şunu tekrar ifade etmek istiyorum: Bu yaşanılan olay ciddidir, vahimdir, kapsamlıdır bana göre. Bu yaşananların -ki duyuyoruz, işitiyoruz, yurt içi veya yurt dışında bir oyun veya diğer şekillerle değerlendirilmesi- 15 Temmuzda yaşanan olayların bir oyun veya diğer terimlerle değerlendirilmesinin ben kesinlikle yanlış olduğunu düşünüyorum ve bu şekilde düşüncelere, değerlendirmelere katılmadığımı da burada açık ve net olarak ifade ediyorum.

Bu 15 Temmuz darbe girişimi başarısız kalmıştır. Bu, tabii hepimizi mutlu eden bir noktadır. Bu başarısız kalmasının altında, arkasında elbette çok neden var, tek nedene indirgeyemeyiz ve herhâlde burada bunun da daha fazla detayına girmenin ben gerekli olmadığını düşünüyorum ama bana sorarsanız, benim şahsi görüşüm olarak derseniz ki: “Efendim, 15 Temmuz darbe girişiminin size göre başarılı olmamasının en büyük etkeni ne?” Ben derim ki: Türk Silahlı Kuvvetleri Komuta kademesinin bu darbe girişimine karşı durmasıdır ve bu darbe girişimine direnmesidir. Ben en önemli neden olarak bunu düşünürüm.

Şimdi, 15 Temmuz nedir, nasıl isimlendirilmelidir? Bu konu da kanaatimce önemli bir konu. Şimdi, daha evvel de ifade ettiğim gibi ben 15 Temmuz darbe girişimini, kalkışmasını FETÖ'nün silahlı bir darbe girişimi olarak niteliyorum, isimlendiriyorum. Fetullah terör örgütünün silahlı bir darbe girişimidir ve bu darbe girişiminin Fetullah Gülen’in talimatı çerçevesinde gerçekleştirildiğine inanıyorum, neden mi? Bir: Genelkurmay Başkanı verdiği ifadede -hatırlıyorsunuz- o Akıncılar Üssü’nde bulunduğu süreçte dedi ki: “Birisi bana geldi, şunu söyledi. Ne dedi? ‘Dilerseniz sizi kanaat önderimiz Fetullah Gülen’le görüştürürüz.’” Ben Sayın Genelkurmay Başkanının ifadesinin doğruluğundan en ufak şüphe duymam ve doğru olduğuna inanırım, kabul ederim. Bu önemli bir cümledir. Bunu dikkate almanız lazım hem yurt içinde hem yurt dışında. Artı, bir Adil Öksüz olayı var, bu yetmez gibi bugün veya dün basından öğrendik, bir de Kemal Batmaz diye bir adam çıktı. İkisi de Akıncılar Üssü’nde ve bu ikisinin de Fetullah Gülen terör örgütünün, cemaatinin elemanları, belki de üst seviyede elemanları olduğu aşikâr, ortada, resimler ortada, konuşmalar ortada. Hâlâ bu gerçek var iken bu darbe girişiminin Fetullah Gülen tarafından yönlendirilip, emir verilip yapılmadığını görmemek bence büyük bir hata olur. Ancak, 15 Temmuzda yaşanılan olayları Türkiye'nin geçmişte yaşadığı askerî darbelerle aynı kapsamda, aynı şekilde düşünülmesinin de yanlış olduğunu düşünüyorum. Elbette, bu ülke geçmişte askerî darbeler yaşadı, bu bir gerçek. Kimisi emir komuta zinciri içinde kimisi Türk Silahlı Kuvvetleri içinde oluşmuş cuntalar tarafından yapıldı bu olaylar, örneklerini biliyorsunuz. Ama, bakın, bu gerek emir komuta ve gerekse daha olayın anlaşılması açısından cunta dersek, evet cunta vardır, nerede? 27 Mayıs olayında. Emir komuta dışında bir cuntanın gerçekleştirdiği bir darbedir. Evet, 15 Temmuz olayı da bir cunta. Kim? Yine Silahlı içinde cunta ama bu cunta Fetullah Gülen’den emir alıyor. Fetullah Gülen’in Türk Silahlı Kuvvetlerine sızdırdığı insanlar bunlar. Dolayısıyla, eskiden yaşanılan askerî darbeler ile 15 Temmuzun aynı kaba konulmasının yanlış olduğunu ifade etmek isterim. O ayrı bir olay, bu ayrı olay. Dolayısıyla, ilk önce bu teşhisin doğru yapılması lazım.

“Efendim, 15 Temmuz bir askerî darbedir.” Hayır. “15 Temmuz askerî darbe.” derseniz bu Türk Silahlı Kuvvetlerine büyük haksızlık olur. Türk Silahlı Kuvvetlerinin komutanları bu darbeye direnmişlerdir, hayatlarını kaybetme pahasına buna direnmişlerdir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin büyük bir kısmı bu darbeye direnmiştir. Şimdi, siz kalkar da bu 15 Temmuza “askerî darbe” derseniz bunlara büyük haksızlık olur, ayırın lütfen. Bu Fetullah Gülen’in Türk Silahlı Kuvvetlerine sızdırdığı cuntası vasıtasıyla yapmış olduğu bir silahlı darbedir.

Şimdi, eğer burada hemfikirsek araştırma komisyonu olarak -ki sizin de onu yaptığınızı düşünüyorum- esas üzerinde durulması gereken, araştırılması gereken, ortaya dökülmesi gereken sorular şudur, ki siz de onu yapıyorsunuz mutlaka.

Bir: Türk Silahlı Kuvvetlerinde bu yapılanma, bu cunta nasıl oluştu? Soru bu.

İki: Peki, bu yapılanma nasıl tespit edilemedi? Çünkü yıllardan bahsediyoruz; bir iki yıllık bir süreç değil konumuz.

Tabii, üçüncü belki önemli soru: Bir darbe girişim var 15 Temmuzda. Bu darbe girişiminin bir hazırlık süreci olmadan uygulandığını düşünmek akla ziyandır, mutlaka bir hazırlık süresi vardır ama bu hazırlık süresinin ne kadar olduğunu bugün bilemiyoruz; belki ay, belki gün, belki haftalar ama en azından aylar herhâlde olması lazım. Peki, Türkiye Cumhuriyeti devletinin istihbarat birimleri nasıl bu hazırlık süresini tespit edememiştir? O zaman burada ciddi bir zafiyet söz konusudur ve esas üzerinde durulması gereken, cevap aranması gereken sorular da bence -benim kanaatimce- bunlardır.

Şimdi, bu sorular kapsamında, sormuş olduğum, ileri sürdüğüm sorular kapsamında Türk Silahlı Kuvvetlerinin sorumluluğu nedir veya burada Türk Silahlı Kuvvetleri ne yapmıştır ne yapamamıştır? Tabii, benim bu konuyla ilgili değerlendirmelerim 30 Ağustos 2010 gününe kadardır. Ben 30 Ağustos 2010’da Genelkurmay Başkanlığından emekli oldum ve bir sivil vatandaş olarak kenara çekildim. Dolayısıyla, 30 Ağustos 2010’dan sonraki bu konuya ilişkin soruların muhatabı da ben değilim, cevap da veremem çünkü dediğim gibi ben o sürecin sorumluluğunu zaten taşımıyorum. Dolayısıyla, benim değerlendirmelerimi özellikle 2002-2010 dönemi ve hatta spesifik konuşmam gerekirse 2008-2010 dönemi yani Genelkurmay Başkanlığı sürecim, artı, Genelkurmay Başkanlığından ayrıldığım güne kadar olan konular üzerinde ben ancak düşünce ve değerlendirmelerimi burada sizinle paylaşmak isterim ama dediğim gibi 30 Ağustos 2010’dan sonraki süreç benim ne bilgim ne yetkim ne sorumluğum altında. 

Bunu açıkladıktan sonra şimdi birinci konu: Biraz evvel benim sormuş olduğum, Türk Silahlı Kuvvetlerine bu sızmalar nasıl olmuştur, bu cunta nasıl oluşmuştur, neden tespit edilememiştir? Bu 15 Temmuz hazırlık sürecinde ben emekliyim, o soru beni ilgilendirmiyor. Bu iki soru özellikle beni ilgilendiren soru. Bunlarla ilgili düşünce ve değerlendirmelerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Bir: Bakınız, bu konuyu değerlendirirken 1992 yılı öncesi ve sonrası olarak bakmak durumundasınız. “Efendim, niye 1992?” 1992 yılında MİT Müsteşarlığına bir sivil kişi getirildi. Demokrasilerde bu olağan mıdır? Gayet olağan. MİT Müsteşarı illa asker olacak diye bir kaide yok. Elbette MİT Müsteşarlığına bir sivil de getirilebilir, gayet doğal ama önemli olan şudur: 1992’den itibaren maalesef ve maalesef MİT Müsteşarlığındaki askerî kadrolar giderek azaltıldı, azaltıldı, azaltıldı, bir noktada neredeyse sıfır noktasına getirildi; bu doğru değildir. Bakınız, MİT Müsteşarlığı, yasasına göre 3 kişiye hizmet verir. Daha açık söyleyeyim: MİT Yasası’na göre 3 kişi Türkiye'de MİT Müsteşarından görev talep edebilir: Bir, Cumhurbaşkanı; iki, Başbakan, üç, Genelkurmay Başkanı. MİT Yasası’na göre Genelkurmay Başkanı MİT Müsteşarından görev talep edebilir ve MİT bir noktada Genelkurmaya da hizmet veriyor, Silahlı Kuvvetlere de hizmet veren bir kurum. Şimdi, siz MİT’ten tamamen askeri arındırıyorsunuz. Dünyadaki örneklere bakın. Dünyadaki örneklere baktığınız zaman, özellikle MİT gibi istihbarat örgütlerine baktığınız zaman, en başındaki, tepe noktasındaki adam sivilse birinci yardımcısı askerdir, tepedeki adam askerse birinci yardımcısı sivildir. Şimdi, siz MİT’ten tamamen askeri dışlarsanız bu yanlıştır, yanlış olmuştur ve bu yanlışlık 1992’de başlamıştır yalnız.

2004’tü -öyle hatırlıyorum çünkü 2003 Ağustosunda Genelkurmay İkinci Başkanı oldum- bu durumları biz o zaman gördük. Bu nedenle, ben 2004 yılında, Genelkurmay Başkanım olan Orgeneral Hilmi Özkök’e dedim ki: “Efendim, inceledik, baktık. Bizim en azından MİT Müsteşarlığında bir kadro almamız lazım, müsteşar yardımcılığı kadrosunu almamız lazım, general seviyesinde çünkü bizim için önemli olan Silahlı Kuvvetleri ilgilendiren konular vardı. Genelkurmay Başkanımız “Uygun.” dedi. Hatta biz oraya muhtemelen kimi verebileceğimizi bile düşündük, tahmin ettik, ayırdık daha doğrusu. Sonra, bu konu Genelkurmay Başkanı tarafından Başbakana götürüldü diye bugün hatırlıyorum ama biz bundan sonuç alamadık. Tabii, şunu ifade etmek istiyorum: Özellikle bu Türk Silahlı Kuvvetlerine sızma, cunta oluşturma vesaire konusunda “Türk Silahlı Kuvvetlerini uyandıracak, ikaz edecek, bilgilendirecek ana unsur kim?” derseniz Millî İstihbarat Teşkilatıdır.

Şimdi, bu konuyu böyle ifade ettikten sonra ikinci tespitimi net olarak size burada ifade ediyorum, net olarak: 2002-2010 dönemi, ki niye 2002-2010 dönemi diyorum? 2002’de ben orgeneral oldum. Dolayısıyla, orgeneral olmam hasebiyle -ki 2010 emekli olduğum süre- Türk Silahlı Kuvvetlerinin yetkili ve sorumlu üst makamlarında bulundum. 2002’den evvelki dönemle ilgili –altını çiziyorum- 2002’den önceki dönemle ilgili bana soru yöneltmeyin, ben o dönemin sorumlusu değilim, hiç sorumlusu değilim, yetkilisi de değilim, tam bilgi sahibi de değilim ama 2002-2010 dönemiyle ilgili -ki asıl sorumlu olduğum elbette 2008-2010- ben size açıkça şunu söylüyorum, daha önce de söyledim, kitaplarımda da var: 2002-2010 döneminde MİT’ten bize bir tek rapor gelmedi. “Türk Silahlı Kuvvetlerinde Ahmet, Mehmet, Hüseyin –neyse işte- Fetullah Gülen Cemaati’ne mensuptur.” diye tek bir rapor gelmedi. açık ifade ediyorum. Başka raporlar geldi mi? Geldi. En çok gelen raporları da ben size söyleyeyim: Mehmet Kurdoğlu Cemaati’yle ilgili, Mehmet Kurdoğlu’yla ilgili geldi.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Konya) – Kutlular mı?

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Mehmet Kutlular değil, o ayrı. Mehmet Kurdoğlu diye geldi. Burada, bakın, şunu da size açıkça ifade ediyorum: 2002 -2010 döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerinden MİT raporu olmadan hiçbir kimse atılmadı; 2002-2010 dönemini kastediyorum, hiçbir kimse. Türk Silahlı Kuvvetlerinden bu dönemde uzaklaştırılan herkesin arkasında MİT raporu vardır. Ve tabii ki MİT raporunu dikkate aldık ve Yüksek Askerî Şûra kararıyla bunları uzaklaştırdık.

Peki, çünkü çok speküle ediliyor: “Yok efendim, şu neden, bu neden.” Ama ben tekrar şunu söylüyorum: 2002-2010 dönemiyle ilgili ben size söylüyorum; daha önceki dönemlerle ilgili onun zaten muhatabı da ben değilim, o konularla ilgili net bilgiye de sahip değilim, konulara da girmem zaten sorulursa da.

Genelkurmay Başkanı olduğumuz zaman peki ne oldu? Fetullah Gülen Cemaati’ni, ta 2005’ten başlayarak böyle bir tehdidin olduğunu net olarak söylemiş bir kişiyim ve Türk Silahlı Kuvvetlerine sızma faaliyetinin içinde olduğunu biliyoruz fakat genel bilgiler. Şimdi, bir eylem, bir işlem yapabilmeniz için elinizde somut bilgiler olması lazım. Somut bilgiler yani “Efendim, Türk Silahlı Kuvvetlerinde işte Ahmet, Mehmet, Hüseyin, şu şu şu makamlarda bulunan adamlar bu cemaatle ilgilidir.” diye bize istihbarat bilgisinin, raporunun gelmesi lazım. Yok ama ciddi bir tehlike var. O zaman Genelkurmay Başkanıyken dönemin MİT Müsteşarından bir gün şu görevi istedim -ki biraz evvel dediğim gibi yasaya göre hakkım var- dedim ki: “Ben Fetullah Gülen Cemaati’yle ilgili olarak sizden, MİT’ten rapor istiyorum, bizdeki durumu nedir öğrenmek istiyorum; bize verin ki ona göre biz de yapacağımızı yapalım.” Bir süre geçti, bir süre sonra bana bir rapor getirildi; geçmiş gün, şimdi hatırlayamıyorum ama belki 100 sayfa filan.

ZEKERİYA BİRKAN (Bursa) – Tarihi kaç efendim?

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Büyük ihtimal 2009 çünkü Emre Taner döneminden başlıyor. 2000 de olabilir, 2009 da olabilir, tam yılını hatırlamıyorum ama Genelkurmay Başkanlığı dönemimde ama MİT Müsteşarı Emre Taner. Raporu aldık. Raporu verirken bana şunu söyledi: “Komutanım, yalnız ben bu raporu size gayriresmî olarak veriyorum yani bunu lütfen resmî MİT raporu olarak kabul etmeyin, gayriresmî.” dedi. Olabilir, benim için oradaki bilgiler önemli; resmî olmuş, gayriresmî olmuş benim için de fazla bağlayıcı değil açık, samimi söylemem gerekirse. Raporu aldık, baktık. Raporda ne var? Raporda Fetullah Gülen Cemaati’yle ilgili basında, medyada, işte, sağda, solda, İnternet’teki genel bilgiler; yapılanması, ekonomik gücü, şu, bu, filan.

Tamam, iyi kötü biliyoruz ama bize şey lazım: Ya, bu adamlar Silahlı Kuvvetlere nasıl sızıyor, kim bu adamlar? Veya bizde Ahmet, Mehmet, Hüseyin diye kim var ismen tespit edilen? Yok, bir isim yok. Ha, isim var, isimler vardı yalnız o raporda. Kiminle ilgiliydi isimler? Polislerle ilgiliydi, evet, polislerle ilgiliydi. Şimdi rakam hatırlayamıyorum ama 8 -9 polisin Fetullah Gülen Cemaati mensubu olduğu veya ilişkisi olduğu o raporda da yazılıydı.

HÜSNÜYE ERDOĞAN (Konya) – Üst düzey mi?

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – İsimler üzerinde konuşmayalım.

HÜSNÜYE ERDOĞAN (Konya) – Emniyette mi?

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Eh işte, Emniyette üst düzey, orta düzey, evet. 

Ne yaptım? Ben polislerle ilgili aldığımız bu is imleri Sayın Başbakana bir konuşmamızda verdim. “Efendim, işte bizim tespitlerimize göre -diğer bazı gayriresmî kaynaklardan da gelmişti- bunların biz Fetullah Gülen Cemaati’ne mensup olduğunu düşünüyoruz, değerlendiriyoruz.” diye polislerle ilgili listeyi verdim. Bunu daha evvel söylediğim için burada tekrar söylemekte hiç beis görmüyorum; listenin en tepesinde Ali Fuat Yılmazer vardı, bizim verdiğimiz listede. Benim dönemimde bu polislerle ilgili bir şey yapılmadı, benden sonra bunların hemen hemen hepsi, birçoğu görevden alındı.

Şimdi, bu istihbarat konusu açısından ikinci noktaya geçelim. Yani, bir, MİT önemli sizin için, tabii, ikinci kaynağınız Emniyet istihbaratı, üçüncü kaynak da Jandarma istihbarat. Buralardan en azından size bir duyum gelmesi lazım, hatta duyumun daha ötesinde istihbarat gelmesi lazım ki kişiler hakkında işlem yapabilesiniz. 2002-2010 döneminde isim bazında bize gelen hiçbir bilgi yoktur. Şimdi, o zaman, peki nasıl çözeceksiniz bu sorunu?

Şimdi, biz, bu sorunun nasıl çözülmesi üzerinde de düşündük -ki Genelkurmay Başkanı olduğum dönemi kastediyorum - karargâha ben emir verdim, dedim ki: “Arkadaşlar, bu konu yabancı ordularda nasıl yapılıyor?” 

Amerika Birleşik Devletleri ordusunu inceledik, Alman ordusunu inceledik. Şimdi, konu ne bir kere? Konu şu: Şimdi, Türk Silahlı Kuvvetleri mevcut yasalara göre, yetki ve sorumluluklara göre, yetki ve sorumlulukları çerçevesinde -lütfen bu anlaşılsın, defalarca bunu anlatıyoruz anlatıyoruz anlaşılamıyor- Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendi personelini takip, izleme, burada önemli olan personel yani benim kendi personelim çünkü sorun o, kendi personelim. Silahlı Kuvvetlerin -bugün de aynı şey geçerli- sadece ve sadece bu konudaki imkân kabiliyeti, yetki ve sorumluluğu karargâh içindedir, birlikler içindedir. Karargâhtan adam çıktığı zaman, saat beşte, ertesi gün saat dokuzda dönecek veya birlikten çıktı beşte, ertesi gün saat sekizde birliğe dönecek. Esas önemli olan dönem o dönem. O dönemle ilgili olarak sizin, Türk ordusunun ne yetkisi vardır, ne imkân kabiliyeti vardır. Şimdi, yani, bu tablonun, bu durumun net olarak anlaşılması lazım. O zaman, yabancı ordularda nasıl yapılıyor? Amerika Birleşik Devletleri’ne baktık, Almanlara baktık; onlarda yasayla kurulmuş personel izleme birimleri var. Ne zaman izliyor personeli? Tabii, ilgili komutanın verdiği emirler çerçevesinde yirmi dört saat, önemli olan bu, yirmi dört saat. Tabii, herkesi izleme mümkün değil. Herkesi izleme için ilk önce size bir duyum gelecek, bir ihbar gelecek. Eğer siz bu duyumu, ihbarı ciddiye alırsanız tabii ki kişinin izlenmesine yönelik işlemi başlatabilirsiniz. Türkiye’de Silahlı Kuvvetlerin böyle bir yetki ve sorumluluğu da yok, imkân kabiliyeti de yok. E, peki, nasıl olabilir? Ha, bu şöyle olabilir: Şimdi, eğer size bir duyum gelirse… İlk önce bir duyum gelmesi lazım. Duyum nereden gelecek? İşte sıkıntı o zaten. Duyum geldikten sonra siz -Silahlı Kuvvetler için ifade ediyorum- soruşturma açarsınız yani askerî savcılığa soruşturma emri verirsiniz. Askerî savcılık gerek görürse hâkim kararıyla önleme istihbaratı, adli istihbarat -ileriki safhalarda- teknik istihbarat hâkim kararıyla aldırabilir; sistem budur. Aslında bu sistem MİT için de geçerlidir, Emniyet istihbaratı için de geçerlidir. Yani, sisteminiz budur ama bu sistemi de başlatabilmeniz için -yine bunun lütfen anlaşılması lazım- size ilk önce bir kişiyle ilgili, şüpheli kişiyle ilgili bir duyumun ve istihbaratın gelmesi lazım ki bu işlemi başlatasınız. Çünkü, bazen konuşuluyor: “Efendim, niye önleme istihbaratını başlatmadınız?” diye. Canım, hukuk devletinde öyle herkes “Hadi ben önleme istihbaratını başlatayım…” Bunların hepsi bizim yasalarımızda çizilmiş olan konular, bellidir yani bunlar hâkim kararıdır.

Yanılmıyorsam, bir tek, önleme dinlemesi yirmi dört saat içinde ilgili amirlerin yani Jandarma Genel Komutanlığı, örneğin jandarma yapacaksa, o da yirmi dört saat içinde, çok kısa. Sadece önleme dinlemesi diye ben hatırlıyorum, doğru hatırlıyorsam. Ama önleme istihbaratı, adli istihbarat, teknik istihbarat tamamen yargıya yönelik bir durumdur. Şimdi, böyle bir yapılanmaya ihtiyacınız var. Biz bu yapılanmayla ilgili araştırmaları, etütleri yaptık. Yine Genelkurmay Başkanlığım dönemimde ben Sayın Başbakana bu konuyu arz ettim, dedim ki: “Efendim, böyle böyle bir yapılanmaya ihtiyacımız var. Aksi takdirde, biz personelimizi bilemiyoruz, anlayamıyoruz, yakalayamıyoruz.”

Kendisine arz ettik. Aldı dosyayı, “Ben bunu MİT Müsteşarına vereyim, incelesin.” dedi. Verdi hakikaten. Belirli bir zaman geçti. MİT Müsteşarı sonra bana geldiği zaman bir seferinde dedi ki “Efendim, böyle bir yapılanma düşünüyorsunuz, istiyorsunuz, evet, bu yapılanma olsa da siz bu yapılanmayı kiminle yapacaksınız, kiminle yürüteceksiniz? Çok özel bir görev.” Doğrudur, haklı bir sorudur, personel yetiştirmek çok hassas bir konu. “Kiminle yapacaksınız? Çok zor bir konu.” dedi. “Bu görevi bizden isteyin, biz yaparız.” Ama biz istedik -bir tane örneğini anlatacağım- hiç cevap alamadık MİT’ten, alamıyoruz. “Zor.” dedi, şu dedi, bu dedi. Bir de -ben açık konuşan bir insanım- 2010’da Silahlı Kuvvetlerde böyle bir yapılanmayla ilgili bir yasanın çıkabileceğini düşünmek akla ziyandır. Yani bu da bir gerçektir. O günlerde Türk Silahlı Kuvvetlerine böyle bir yapılanma verecek bir yasanın çıkmasını düşünmek de bana göre insan tabiatına da aykırı bir konudur, akla ziyandır. 

Biz bugün o sorunu çözemedik ama bu ciddi bir sorundur. Bu sorun bugün de devam ediyor. Zaten bu konuya ilişkin teklifler maddesine geldiğim zaman bu konuya tekrar döneceğim. Böyle bir yapılanmaya şu anda bence Silahlı Kuvvetlerin acilen ihtiyacı var.

BAŞKAN – Evet.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Diğer bir konu:

Şimdi, haklı olarak deniliyor ki: “İşte askerî liselerden başlayarak harp okulları, vesaire, bu Fetullah Gülenciler askerî liselere sızdılar, girdiler, harp okullarına girdiler.” Tamam, doğru, girdiler. Peki, girerken askerî liselere nasıl girdiler? Askerî liselere 2003’ten beri ÖSYM’yle giriyorlar. Yani imtihanı ÖSYM yapıyor, değerlendirmeyi ÖSYM yapıyor, askerî liselere giren öğrencilerle ilgili direkt olarak bu konuda Silahlı Kuvvetlerin bir şeyi yok. 

İki: Harp okullarına nasıl giriliyor? Harp okullarına da benim hatırladığım kadarıyla, ta 1980’li yılların başından beri yine ÖSYM sınavlarıyla giriliyor. Burada, yani sınavlar konusu da, sınavların yapılması, sınavların sızdırılması -ki ciddi bir konudur, doğrudur, bir gerçektir ama bunun Silahlı Kuvvetlerle ilişkisi yoktur. Silahlı Kuvvetlerle ilişkisini tek olarak şurada görürsünüz.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Mülakatta.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Mülakatta görürsünüz, doğrudur, mülakatta görürsünüz. Haklısınız. Diyebilirsiniz ki mülakatta peki siz bunları tespit edemediniz mi? Doğru, haklı bir sorudur.

Ona da şöyle ifade edebilirim: Biz, bu mülakat konularını çözmek için personel temin merkezleri kurduk ama tabii bu bizim de hatamız. Bunu söylüyorum. Maalesef Fetullah terör örgütünün en öncelikli sızdığı kuruluşlardan bir tanesi de burası, personel temin merkezleri. Doğrudur ama personel temin merkezlerinde görevlendirilen insanların büyük bir kısmı, bugün anlıyoruz ki bunlarınmış. Dolayısıyla orada da biz sonuç alamadık ama bu açıdan bakarsanız burada elbette bizim de bazı sorumluluklarımız söz konusu olabilir.

Bu konuda son olarak söyleyeceğim şudur: Özellikle 2008 -2010 dönemiyle ilgili olarak, biz her fırsatta -ki YAŞ toplantıları, Millî Güvenlik Kurulu toplantıları, ikili toplantılar- Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen komplolar hakkında siyasi makamlara bilgi verdik ve verdiğimiz bilgilerde bu komploların arkasında cemaatin olduğunu net olarak ifade ettik ve her defasında bunu tekrarladık. Bugün artık tarihe geçen bir sözümüz var, Sayın Başbakanla, şimdiki Sayın Cumhurbaşkanımızla bir görüşmemiz esnasında ben kendisine şunu söyledim, dedim ki: Bakın, efendim, bu Fetullah Gülen Cemaati bunu yapan organdır. Şu sözü söyledim: Bu tehdit bugün bize, yarın size. Ya 2009’dur ya 2010’dur. Bana dedi ki: “Komutanım, siz bunları çok büyütüyorsunuz.” Sayın Başbakan, büyütmüyoruz, bu ciddi bir tehlikedir diye biz bunu ifade ettik.

Şimdi, gerçekten buraya kadar ifade ettiklerimi toparlamam gerekirse bence asıl sorun, FETÖ’cülerin TSK’ya nasıl sızdığı, bu sızmaların nasıl engellenemediği, sızan kişilerin nasıl tespit edilmediğinin ortaya çıkartılmasıdır. Ancak görüyoruz ki 15 Temmuz darbe girişiminden hareket edilerek -bana göre çok acele, fazla düşünülmeden- OHAL yasasına dayalı olarak çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerle sivil-asker ilişkileri sil baştan düzenlenmeye çalışılmakta. Bu konulara ilişkin görüşlerimizi daha önce açık şekilde ifade ettiğim için detayı girmek istemiyorum. Eğer bu konuda sorular olursa elbette cevaplandırmaya çalışırım.

Bu bölümle ilgili olarak eğer benden tekrar özet olarak öneri düşüncelerimi söylemem istenirse şunu derim: Bir, MİT içinde Türk Silahlı Kuvvetlerinin -MİT’in üst yönetimini kastediyorum elbette- etkinliğinin arttırılması lazım. İki, ABD ve Alman silahlı kuvvetlerinde olduğu gibi bir yapılanma, personel izleme yapılanmasına geçilmesinin ben bugün içinde bir ihtiyaç olduğunu değerlendiriyorum.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Hangi ülkeler?

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Amerika Birleşik Devletleri’nde var, Almanya’da var, 2010’daki bilgilerimize göre.

Diğer önemli bir konu, Türk Silahlı Kuvvetlerinde birinci sicil amirleri önemlidir. Birinci sicil amirlerinin elbette yetkisi de vardır, sorumluluğu da vardır. O hâlde bu konulara ilişkin Türk Silahlı Kuvvetlerindeki birinci sicil amirlerinin yetki ve sorumlulukları mutlaka düzenlenmelidir. Daha açık söylüyorum: Eğer yarın birisi, herhangi bir suça bulaşmış birisi karşınıza çıkarsa birincisi sicil amiri de o kişiyle uzun süre çalışmış ise ve bu konuda da hiçbir emare yakalayamamışsa birinci sicil amirine bir yaptırımı olması lazım. Yönetmeliklerle, bir yerlerle artık bunu netleştirmemiz lazım. Burada birinci sicil amiri durumunda olanlar bu sorumluluğu hissetmeli, yarın aksi bir durum olduğu takdirde buradan -bir cezai demeyeyim ama- en azından terfisini bile engelleyecek, ilerlemesini engelleyecek bir kriterin, mutlaka kriterlerin, objektif kriterlerin konulması gerektiği düşüncesindeyim.

Diğer bir konu, personel başkanlıkları. Şimdi, personel konusu tamamen Millî Savunma Bakanlığına alındı, tabii o da ayrı bir konu. Şimdi, bu personel konularında çalışan personelleri eğer siz yıllarca, sürekli orada tutarsanız çok sorunlara neden olursunuz. Dolayısıyla mutlaka personel konularında çalışanların belirli, kısa süreler içinde çalışmasını sağlamak lazım, uzun süre tutmamak lazım. Özellikle personel kurullarında görevlendirilen kişilere çok iyi dikkat etmek lazım ve özellikle tayinlerin mutlaka ve mutlaka bazı objektif kriterlere bağlanması lazım. Yoksa efendim, personelcilerin değerlendirmesi, komutanların değerlendirmesiyle tayinler yaparsanız bazı yanılgılara meydan verebilirsiniz. Bazı kriterler -ki biz bunları yapıyor idik- örneğin alay komutanlığına seçerken alay komutanlığına seçilirken kişiye puan veriyorduk, kaç kişi varsa insanları o puanlara göre sıralıyorduk -açık söyleyeyim- alayları da önemine göre, önceliğine göre, işte muhafız alayı 1, filan, sıralıyorduk, iki listeyi karşı karşıya getiriyorduk. 

Kardeşim, orada 1 kimse, işte burada 1’e gider. Yani objektif kriter. Böylece tayinde personelcilerin bir noktada -açık söylemek gerekirse- emir ve -daha doğrusu- etkisini azaltmaya çalışıyorduk. Böyle düzenlemeler yapılması lazım.

Diğer bir konu: Türkiye için de aynı şey geçerli, Tabii Silahlı Kuvvetler için de aynı şey geçerli. Bakınız, Türkiye’de, Silahlı Kuvvetlerde de teknolojik imkânların kullanılmasıyla güvenlik arasındaki denge yoktur, zayıftır. Bu çok önemli bir konu. Siz teknolojik imkânları veriyorsunuz, belki de gereksiz yerlere kadar veriyorsunuz ama bununla bağlantılı olarak güvenlik tedbirlerinde zafiyet var. Bunu niye söylüyorsunuz diye sorabilirsiniz. Ben de açık şekilde bunun cevabını veriyorum. Fetullah terör örgütünün en güçlü olduğu konu bilgi sahibi olmasıdır, bilgi sahibi. Zaten bugün bütün mücadele, her şey kim bilgi… Özellikle kişisel bilgiden bahsediyorum. Kim ne kadar fazla kişisel bilgiye sahip ise o kadar hükmetme olanağına sahipsiniz. İşte maalesef ve maalesef teknolojik olanaklarla güvenlik arasındaki dengeyi bulamazsanız adamlar çok rahat şekilde girerek sistemlere bilgiye sahip oluyorlar ve bu örgütün bana göre asıl en güçlü olduğu yer de burasıdır.

Bu konuda son söyleyeceğim şu: Sivil-asker ilişkileri. Tabii bu sivil asker ilişkileri çok büyük bir konu, kapsamlı bir konu ama sadece şunu söylemek istiyorum: Sivil-asker ilişkilerini kanunlarla, yasalarla çizerek istediğiniz noktaya getiremezsiniz. Sivil-asker ilişkilerinde karşılıklı saygı, sevgi, güven olması ve itimat olması lazım. Eğer siz sivil-asker ilişkilerinde karşılıklı saygı, güven ve itimat ortamı yaratamazsanız gerçekten her zaman sivil-asker ilişkilerinde zorluklarla karşı karşıya kalabilirsiniz. Sonra bütün dünyada olduğu gibi her ordu, her silahlı kuvvetler kendi görüşlerinin elbette siyasi otorite tarafından dikkate alınmasını ister, dikkate alınmasını ister ama bu, son karar siyasi makamlara aittir anlamına gelmez. Elbette son karar siyasi makamlara aittir. Yasalar bellidir, Anayasa bellidir, bunun dışına kimse çıkamaz ama her ülkenin ordusu da kendi önerilerinin, tekliflerinin ciddi şekilde siyasi makamlar tarafından dikkate alınmasını arzu eder. Ama her zaman da siyasi otoritenin, siyasi makamların aldığı karara da elbette saygılı olmak demokrasinin vazgeçilmez bir niteliğidir.

Zamanınızı aldık ama bitmedi burada.

BAŞKAN – Sorularla…

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Yok, bir konuya daha değinmek istiyorum.

BAŞKAN – Peki, buyurun.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Ondan sonra belki soru sorma ihtiyacınız kalmaz zaten. Şimdi, Komisyonunuza verilen görevler arasında baktığımız zaman, FETÖ’nün faaliyetlerinin tüm yönleriyle araştırılarak alınması gereken önlemlerin de belirlenmesi görevi var.

BAŞKAN – Evet.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Buradan baktığımız zaman görev sadece 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle bağlantılı değil.

Şimdi, bu nedenle, burada, size yakinen şahit olduğum, içinde olduğum, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bu Fetullah terör örgütü tarafından yürütülen komploları da genel hatlarıyla anlatmak durumundayım ve bunların Meclis zaptına geçmesini isterim ama biraz zamanınızı alacağım, kusura bakmayın. Buraya geldik, herhâlde siz de sabırla dinlersiniz.

Gülen Cemaati’nin yargı yoluyla gerçekleştiği komplolar aslında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde başlayan soruşturmayla başlamıştır. Bunu unutmayalım. 2005’teki Şemdinli soruşturmasıyla da ilk defa Türk Silahlı Kuvvetleri hedef alınmıştır. Bugün, Şemdinli soruşturmasını yürüten itirafçı savcı, hatırlıyorsunuz, her şeyi anlattı. Dolayısıyla o Şemdinli soruşturmasındaki bütün pislikler bugün ortaya döküldü. Şemdinli’den sonra 2006 yılı şubat ayına geliyoruz. Ankara’da Sauna çetesi, mayıs ayında ise Ankara’da Atabeyler çetesi soruşturmaları başlıyor ve Sauna ve Atabeyler soruşturmaları kapsamında ilk defa sivil mahkemeler tarafından askerî personel tutuklanmıştır. Bazıları hep Ergenekon filan. Hayır, ilk askerî personelin tutuklanması 2006 yılıdır. Ergenekon davası kapsamında önemli noktalardan bir tanesi -diğerleri önemsiz demek istemiyorum, elbette hepsi önemli ama bütün detaya girerek zamanınızı da almak istemiyorum - tabii 1 Temmuz 2008’de Orgeneral Hurşit Tolon, Orgeneral Şener Eruygur tutuklandı. Bu olay önemliydi. Kısa bir zaman sonra ben Genelkurmay Başkanı oldum. Dolayısıyla benim Genelkurmay Başkanlığı dönemim, yani 2008-2010 süreci gerçekten zor yıllardır, zor bir süreçtir. Bu süreçte yaşananların da herkes tarafından kolaylıkla anlaşıldığını da zannetmiyorum.

Bakınız, 30 Ağustos 2008’de ben Genelkurmay Başkanlığı görevine başladıktan dört gün sonra, yani 3 Eylül 2008 günü cezaevinde bulunan bu iki emekli komutanı -ismi biraz evvel söyledim- Genelkurmay Başkanlığı adına ziyaret etmek üzere garnizon komutanını görevlendirdim çünkü bu bir silah arkadaşlığının vecibesiydi. Bizim silah arkadaşlarımız alınıyor, buna karşı benim Silahlı Kuvvetlerin Komutanı olarak bir davranış içinde olmam gayet doğaldı. Yirmi gün sonra, yani 18 Eylül 2008’de Ergenekon davası kapsamında ilk muvazzaf personel olarak teğmenler tutuklandı. Kara Kuvvetleri bir inceleme yapmıştı önceden bu konuda. Açık söyleyeyim, elimizde net bilgi yoktu. O anda ne biz Silahlı Kuvvetler olarak ne de askerî yargı pek bu tip olaylara hazır değildik. Dolayısıyla göreve gelmemden hemen hemen on sekiz gün sonra bu teğmenlerin tutuklanması olayında belki bana bunu birisi söylese “Gerekli reaksiyonu niye göstermedin?” Haklı bir sorudur, saygı gösteririm buna ama durumu da açık ifade ediyorum. 

Şimdi geliyoruz 2009 yılına. Ergenekon davasının onuncu dalga tutuklanmalarıyla başladık 2009 yılına. Ki 2009 yılında yaşanan iki olay çok önemli. Yani bu olayları anlamazsak bugünü anlamamız fevkalade zordur. Bu olaylardan bir tanesi 23 Şubat 2009’da Erzincan’da yaşandı. Erzincan olayı, yani işte İlhan Cihaner olayı desek daha doğru. Bakınız, 23 Ocak 2009’da Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olan İlhan Cihaner, İsmailağa Cemaati kapsamında 9 kişiyi tutuklamıştır. Mart ayında da soruşturma Gülen Cemaati’ne dayanmaya başladı. Erzincan’da bu yaşanırken Kayseri’de mart ayında ikinci bir olayla biz karşı karşıya kaldık. Bu ikinci olay nedir? Ki 4 Marttadır. Hava Kuvvetleri savcılığı Kayseri’de bir soruşturma başlattı. 

Soruşturmaya göre Gülen Cemaati’ne mensup 5 sivilin -iki veya üç astsubay da vardır bu iş içinde- askerî birliklerle gizli faaliyetleriyle ilgiliydi. İşte teknik şeyler hazırlamışlar, bazı askerî bilgisayarlara koyacaklar. Aslında sözde Balyoz senaryosu belki buralarda oynanacaktı. Biz, bu ilk ifadelerde özellikle astsubaylar kendilerini Fetullah Gülen’in evlerinde, yerlerinde yetiştirdiklerini de ifade edince önemsedik. Yani bu dava Gülen Cemaati’ne gidebilir diye önemsedik fakat tam bu olayları yaşarken 25 Mart 2009’da -ki işte bir ay olmuş, soruşturma başlamış- soruşturmayı yürütenlerden en önemlisi Kayseri İl Jandarma Alay Komutanı, 1993-1995 yıllarında Cizre’deki faili meçhul cinayetler dolayısıyla ifade vermeye Diyarbakır’a çağrıldı. Biz aslında resmi gördük, oynanan oyunu gördük, durumu siyasi makamlara ilettik. Bir, bu komploya inanmıyoruz; iki, terörle mücadelede görev yapan kişilerin suçlanması söz konusu, haksız yere; terörle mücadele devam ediyor, bu terörle mücadeleye çok menfi etkileri olur; bu olaya göz yumamayız diye bunu uygun lisanla anlattık. Adalet Bakanlığı Müsteşarı bize geldi dedi ki: “Efendim, sadece bir ifade verme. Tutuklanma olmayacak.” Gönderdik, tutuklandı Alay Komutanı.

MUSTAFA HÜSNÜ BOZKURT (Konya) – Cemal Temizöz’den mi bahsediyorsunuz?

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Evet, Cemal Temizöz.

Ben 29 Nisan günü Genelkurmay Başkanlığı basın toplantısında dedim ki gizli tanıklara dayanarak yapılan bu işlem yanlıştır. Tepki verdim. Aynı basın toplantısında, 21 Nisan 2009 günü Poyrazköy’de yapılan kazıda, işte düşüncelerinizi paylaştık, bu sonradan gündeme “Boru mu, değil mi?” polemiğiyle oturdu gitti.

Haziran ayı başında Genelkurmay Başkanı olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne davet edildim, resmî davet. Gittim, hakikaten çok iyi karşılandık. 

2 Haziran 2009 günü bu kapsamda Washington’daki Uluslararası Stratejik Araştırma Merkezine de gittim. Orada işte genel strateji konularında konuşmalar yaptık ama sonra bana kaynaklardan bilgi geldi. Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığım bu ziyaretten cemaatin çok rahatsız olduğu, hatta bir gün sonra bu Uluslararası Stratejik Araştırma Merkezine giderek ne konuştuğumuzu dahi öğrenmeye çalıştıklarını öğrendik. Şimdi, Haziran 2009’a geldiğimiz zaman artık bir de 14 Nisan 2009 konuşmamız var, diyoruz ki biz cemaatle mücadele edeceğiz hukuk içinde kalarak. Açık pozisyonumuz. Haziran başına geldiğimiz zaman bir bakıyoruz ki Fetullah Gülen Cemaati artık Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik düğmeye basıyor, bastı.

Serdar Öztürk’ün bürosunda -avukattır biliyorsunuz kendisi de- işte bu sözde İrticayla Mücadele Eylem Planı masanın üzerinde bulundu, biliyor musunuz? Masanın üstünde bulundu. Bu plan, iddia edilen komplo plan polis tarafından basına verildi. Bunu çok net biliyoruz. Hatta ben bunu bir yerde söyledikten sonra bize karşı bir karşı eylem yaptılar. Onun detayına girmek istemiyorum.

Neyse, konu 12 Haziranda gazetenin manşetlerine girdi. İşte Albay Çiçek 17 Haziran 2009 günü bu İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından ifade vermeye çağrıldı. 17 Haziran 2009. Dedik ki: Bir, en azından iddia edilen suç askerî mahalde işlenen bir suç, askerî kişi tarafından işlenen bir suçtur. Siz çağıramazsınız, yetkili değilsiniz. Nereye? İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına. Dedik ki: Yetkili değilsiniz, yasalar engel. “Peki.” dediler. Taleplerini geri çektiler ama ne olduysa 26 Haziran 2009 günü gece yarısı bu Mecliste oldu. 26 Haziran 2009, sabaha karşı, CMK 250’de bir yasa değişikliği yapıldı. Bu yasa değişikliği ne idi? Bir, askerî şahısların askerî mahallerde işledikleri suçlar nedeniyle özel yetkili mahkemelerde yargılanması. Bu, Anayasa’ya aykırı. Anayasa çok açık. Yani bunu yapamazsınız. Yani bu olmaz. Bu yasa geçti.

İkinci bir maddesi vardı: Sivil şahısların her hâlükârda askerî mahkemelerde yargılanmaması. Ha bu tartışılabilir. Diyebilirsiniz ki efendim, demokratik ülkelerde sivil şahıslar her hâlükârda -zaten AB’nin o bize gönderdiği şeylerde hep bu vardı- sivil mahkemelerde. Hepsi midir? Ayrı bir konu. Ama bana göre bizim değerlendirmemiz… Ha bu yasa değişikliğinden Genelkurmay Başkanlığının bilgisi var mı? Yok. Yasa ne diyor? “Türk Silahlı Kuvvetlerini ilgilendiren konularda yasa değişikliğinde, yasa tekliflerinde mutlaka Genelkurmay Başkanlığının görüşü alınması lazım.” Alınmadı. Bu doğru değildi. Şimdi, aslında birinci değişiklik, yani askerî şahısların askerî mahallerde yaptığı suçlarla özel yetkili mahkemelerde yargılanmayı açan yasa Dursun Çiçek’le ilgiliydi, onun durumuyla ilgiliydi. Bize göre sivil şahısların her hâlükârda sivil mahkemelerde yargılanması da Kayseri’de yürütülen soruşturmayla ilgiliydi çünkü 5 sivil vardı ve bu 5 sivilden Fetullah Gülen Cemaati’ne gitme noktasındaydık. Adamlar kaçmıştı, o ayrı konu. Bulabilir miydik? Tartışmaya açık. Ama bizim o günkü değerlendirmemiz budur. Bu bence çok yapılan hatalardan birisi oldu. Biz bunu Sayın Cumhurbaşkanına da defalarca anlattık. Özellikle askerî şahısların askerî mahallerde yapılan düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğunu söyledik, yapmayın dedik, efendim siz veto edin, bunu geçirmeyin veya Meclise geri gönderin. Ama dinlenmedi, bizim düşüncelerimiz dikkate alınmadı. Bunun üzerine 30 Haziran 2009’da Dursun Çiçek tekrar çağrıldı, değil mi? 

DURSUN ÇİÇEK (İstanbul) – Evet ve tutuklandım.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Çağrıldın, tutuklandın ama gerekli yerlerde biz bunu gene ifade ettik, dedik ki yanlıştır; bakın, eğer Anayasa’da bir hüküm varsa siz Anayasa’yı değiştirmeden yasayla bunu değiştiremezsiniz. Biz hukukçu değiliz ama iyi kötü de anlıyoruz yani bu işlerden. Yapmayın, yanlıştır dedik. Kaç saat sonra? On sekiz sonra herhâlde tahliye edildi yine.

Daha sonra, 2009’da ekim ayında işte ıslak imza, meşhur, Türkiye’yi günlerce, aylarca işgal eden ıslak imza konusu çıktı. Efendime söyleyeyim, Jandarma Kriminal, Adli Tıp raporlar verdi. Şimdi, 2009’daki ıslak imza olarak iddia edilen raporla ilgili, rapor veren, yani bu Dursun Çiçek’e aittir diyen Adli Tıp personeli, Jandarma Kriminal personeli hepsi tutuklu yargılanma safhasında. Şimdi bu olaylar olur iken 10 Aralık 2009’a geldik, Erzincan’da yürütülen dava kapsamında 3. Ordu Komutanı Erzincan’a –düzeltiyorum Erzurum’a özel yetkili savcıya ifade vermeye çağrıldı. Maksat belli, biliyoruz neyin neresi olacağını. Mazeret göstererek biz ordu komutanını yollamadık ifade vermeye çünkü yolladığımız an onun orada tutuklanacağı, gözaltına alınacağı belliydi. 8 Şubat 2010’da Erzurum Özel Yetkili Savcısı, 3. Ordu Karargâhına geldi, bir astsubayla ilgili mahkeme kararı var, arayacak, ordu karargâhına girecek. Hedef belli, ordu komutanına gitmekti. Evet, savcının, 3. Ordu Karargâhına girmesine izin vermedik. Vermedik , evet. Zaten, bakın, bir hafta sonra İlhan Cihaner -yani 16 Şubat 2010’da- makamında o çok yasa dışı, çok çirkin bir davranışla gözaltına alınacaktır ve tutuklanacaktır ama o zaman bunları herkes seyretti. Kimler tepki koydu? 

Sonra -olaylar o kadar devam ediyor ki- 19 Aralık 2009’da Ankara Seferberlik Bölge olayıyla karşı karşıya kaldık. Ali Tatar, aynı gün, ikinci defa bir komplo çerçevesinde tekrar tutuklanma, gözaltına alınma kararı çıkınca, maalesef onu yediremedi, intihar etti, bir şehit daha verdik Türk Silahlı Kuvvetleri olarak. 

Şimdi, 25 Aralık 2009’a geliyoruz. Bu kozmik oda olayı faaliyeti başladı. Bugün de buraya gelmeden evvel işte gazetede manşetlerdeydi, kozmik odayla ilgili gözaltına alınanlardan 14 kişi herhâlde tutuklanmış diye. 

Şimdi, bu kozmik oda olayında -kozmik oda diye geçtiği için artık kozmik oda diyoruz- iki konu önemli. Bunu defalarca anlatmamıza rağmen demek ki başarılı olamıyoruz, ya biz anlatmada yetersiziz veyahut da insanlar o kadar bu konuda dar bakış açısıyla bakıyor ki görüşlerini değiştirmiyor ama biz bütün görüşlere de saygılıyız.

Bakın, iki konuyu tekrar burada ifade etmek istiyorum. Kozmik oda, hâkim tarafından aranmasından önce… Kimdir hâkim? Kadir Kayan. Nerede? 

Firar. Firar herhâlde, kaçmıştır, şu anda yok bildiğim kadarıyla. Bu Kadir Kayan, ki Kadir Kayan aynı zamanda Fetullah Gülen’in beraatine karar veren mahkemenin de üyesidir. Sonradan Yargıtay üyesi yapıldı bu kişi. Bu da bir gerçek. Her neyse. 

Şimdi, bu kozmik odaya hâkim Kayan geldi arama için. Dedik ki: Bir dakika, bu konu bizim boyumuzu aşar; bunu siyasi iradeye, Başbakana da anlatmamız lazım durumu, anlatalım. Siz mühürleyin, bilmem ne. Yarın gelirseniz eğer müsaade sonucu ulaşırsa ararsınız.” Ve biz bu konuyu… Ki Sayın Işık Koşaner de bu konuyu burada anlatmış detaylı olarak. Tabii, o Kara Kuvvetleri Komutanıydı. Onu özellikle bu konuda yanıma aldım çünkü özel kuvvetlerde görev yapmış, özel kuvvetleri benden daha iyi tanıyan bir kişi olduğu için onu da yanımıza alarak, beraber, Sayın Başbakanla bir toplantı yapıldı. Biz bu toplantıda, özellikle, eğer bu aramaya müsaade edersek ki yasaya aykırıdır aslında, itiraz ettik, “Yasaya aykırıdır.” dedik. Üst mahkeme “Evet.” “Hayır.” dedi. Yani, yasal olarak her şeyi yaptık. Dedik ki: “Efendim, eğer biz burada aramaya müsaade edersek ülke güvenliği açısından ortaya bazı mahzurlar çıkabilir. Durum budur.” Ama sonuç burada da alamadık ve neticede, o arama orada yapıldı. Ancak, lütfen şu hususu dikkatlerinize sunuyorum: Ki bu arama 25 Aralık 2009’da başladı, 20 Ocak 2010 ’da bitti. 

Kozmik oda da yasayı açar bakarsanız bu yasada var zaten. Ki mahkeme sürecinde olur esasında, biliyorsunuz, gizli belgelerin aranması vesairesi soruşturma safhasında olmaz. Zaten buradaki yasal yanlışlık budur. Biz bunu biliyoruz. Daha henüz soruşturma safhasında olan bir konu. Ancak, mahkeme safhasında, hâkim kararıyla hâkim gider, doğrudur. Zaten yasa olarak itiraz ettiğimiz nokta budur. Ama o süreçte bile yasa der ki: “Hâkim gider, sadece bakar, not alır.” Hiçbir zaman hâkim oradan bir belge çıkartamaz, fotokopi alamaz, belgenin vesairesini yapamaz.

Dolayısıyla, bizim bu 25 Aralık 2009-20 Ocak 2010 arasında yapılan oradaki aramada, Kadir Kayan oradan bir belge çıkartmamıştır. Müsaade etmedik. Yasa da zaten bizim yanımızda. Sadece bakmıştır, sadece bir iki şeyi not almıştır. Peki, ne oldu? Biz orada hâkim tarafından… Çoğu da dijital şeyler zaten, hepsine bakmaya kalksanız zaten iki ay, üç ay, yıl sürer. O zaman nasıl yapıldı bu arama? Bazı kod kelimeler yazıldı. Kod kelimeleri koyuyorsunuz, eğer kod kelimenin karşıtı varsa onu inceliyorsunuz. Zaten kod kelimeleri karşılayan hiçbir şey yakalanmadı, bulunamadı. Yoktu çünkü zaten. 

O zaman, buna rağmen biz oradaki hâkimin baktığı dokümanları aldık, Genelkurmayda –öyle hatırlıyorum- bir kasaya hâkimin nezaretinde kilitledik, mühürledik. Şimdi de diyorlar ki efendim: “Kozmik odadan evraklar çıktı çuval çuval.” Yalan bunlar.

AYTUN ÇIRAY (İzmir) – Peki, Necdet Özel Bey zamanında…

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Geleceğim efendim, geleceğim.

Evet, kasaya koyduk ama ne oldu? 16 Mart 2013. Bu kozmik oda davasını yürüten Mustafa Bilgili. 28 Şubat davasının da aynı zamanda savcısıdır. Şimdi nerede, bilmiyorum. O da mı kaçanlardan?

BAŞKAN – Tutuklu galiba.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Tutuklu mu?

İşte, onun, bildiğim kadarıyla, Genelkurmay Başkanlığına talebi var, diyor ki: “Bu, Genelkurmayda, sizin kasada olan şeyleri bize verin.” Bu istek yasal mıdır? Hayır, değildir. Verilmiştir, evet, verilmiştir, 16 Mart 2013’te verilmiştir. Adli müşavir komutanı yanıltmış mıdır? Bilemem. O adli müşavir de çok meşhur bir müşavir, herkes biliyor, ismini söylemeyelim. Dolayısıyla, bu dokümanlar 16 Mart 2013’te Genelkurmaydan çıkmıştır. Basından öğrendiğimize göre de TÜBİTAK yetkililerine kadar bu bilgiler gitmiştir.

Şimdi, kozmik odayı burada kapatmak isterim. Tabii, bu konuda bizi, samimi olarak yine de, bütün bu anlatmalarımıza rağmen, önyargısı olmadan tenkit edenlere ben yine saygı gösteririm. Ben komutandım, o gün bu kararı verdim. Bugün aynı sorunla karşılaşsam yine aynı kararı veririm. Niye? 50 kere bunu ifade ettim. Bakın, kozmik odada esas aranan, istenilen nokta şuydu: Bizim elimizde kod kelimeler var. Basına da verdik. İsimleri mi sayalım? Uğur Mumcu mesela benim aklıma gelen, Ahmet Taner Kışlalı gibi faili meçhul cinayetlere giden kişiler vardı listede ve bunlar arandı orada.

Yani, istenilen şuydu: Acaba bu faili meçhul cinayetlerle Türk Silahlı Kuvvetlerinin ilgisi var mıdır, yok mudur. Zaten kozmik odaya girilmesinin müsaade edilmesinin ana nedeni budur. Baktık, düşündük, dedik ki arkadaşlarımızla… Ha, sorumluluk bana ait, arkadaşların fikrini aldım elbette ama burada bir sorumluluk varsa Genelkurmay Başkanı olarak ben verdim bu emri. Evet, dedim ki hatta “Ben izin vermeseydim giremezlerdi.” Yine aynı şeyi söylüyorum. Ben verdim. Niye verdim? Dedim ki: Eğer emri vermezsek, bu izni vermezsek yarın diyecekler ki: “Bütün faili meçhul cinayetler burada işlenmişti, burada kayıtları vardı. Bize müsaade etmediler ve yok ettiler.” Bu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin üzerinde silemeyeceğimiz bir şaibe olarak kalacaktı. Bu nedenle, evet, psikolojik olarak buradan biz bir darbe aldık, doğrudur. 

Ama bu darbe almayı ben komutan olarak kabul ettim ve bu müsaadeyi verdim. Dolayısıyla, bundan da, bu aldığım karardan da hiç pişman değilim, doğru yaptığım kanaatindeyim.

Terör örgütü, zaten bu kozmik oda özel kuvvetler olayında şuydu, müsaadeyi vermeyeceğimiz faraziyesinden hareketler. Benim değerlendirmem o, “Müsaade vermeyecekler, izin vermeyecekler, böylece büyük bir töhmet altında bırakacağız.” Belki de başka maksatları da olabilir. O konuda bir şey diyemem.

Şimdi, bakın, kozmik oda 20 Ocak 2010’da bitiyor. O kadar senkronize bir tehditle, komplolarla karşı karşıyayız ki. Ya, bu tesadüf mü? Hayır efendim, bu tesadüf değil, her şey planlı. 20 Ocak 2010’da kozmik odada arama bitiyor. Aynı gün Taraf gazetesinde iddia edilen Balyoz güvenlik harekât planıyla ilgili bilgi yayınlanıyor. Buna, şimdi, siz tesadüf diyemezsiniz. Bu tesadüf filan değil. Ki 25 Ocak 2010’da buna ilk defa tepkiyi yine koyduk, dedik ki… Hatırlarsınız. Çünkü Taraf gazetesini hatırlayın, manşetini hatırlar mısınız? “Askerler camileri bombalayacak.” Hatırlayın o günleri, koca koca manşetler. Ben de 25 Ocak 2010’da dedim ki: “’Allah Allah!’ diye askerine hücum ettiren, taarruz eden bir ordu nasıl Allah’ın evi camiye bomba atmayı düşünür? Vicdansızlıktır. Lanetliyorum onları.” Ama biz çok ileriyi görememişiz, açık söylemem gerekirse. Bugün anlıyoruz. Niye anlıyoruz? Bir asker olarak ben, ordu tarafından, bir caminin yani evinin, Allah’ın mekânının bombalanmasını düşünemiyorum. Biz o gün bunları düşünemezsek… Ama bu adamların 15 Temmuzda neler yapabileceğini o gün hiç düşünememişiz, hiç görememişiz. Bu adamlar, bakın, bizi camiyi bombalamakla suçlayan insanlar, bu, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisini meğerse bombalamayı bile o günlerde düşünüyorlarmış. Ha, biz onu görebildik mi? Göremedik. Hakikaten göremedik.

Bakın, benimle ilgili bir iddianame var. Kendi kişisel konularıma girmek istemiyorum çünkü ben, biliyorsunuz, bu mahkeme sürecinde savunma yapmadım. Mahkemede savunma yapmayan belki de ikinci bir adam olduğunu da zannetmiyorum. Ben savunma yapmadım çünkü savunma yapmam o mahkemede daha evvel işgal ettiğim makama saygısızlık olurdu. Hiçbir zaman savunma yapmadım. Yani dolayısıyla, buradaki sözlerim de kesinlikle bir savunma anlamında değil, onu ifade ediyorum. Ama iddianamede şöyle bir şey vardı, benimle ilgili olarak diyor ki: “Bu kişi Türk Silahlı Kuvvetlerine sızandır.” Bana yani Genelkurmay Başkanlığı makamına gelen bir kişiye diyor ki: “Bu, Başbuğ, Türk Silahlı Kuvvetlerine sızan bir insandır.” Ha, biz yine anlayamamışız. Meğerse hakikaten bunlar bunu düşünüyorlarmış ve yapmışlar.

Şimdi, çok kimse bilmez, bakın, bu iddianamelerde şu da var: Albay Dursun Çiçek. O da tesadüfen burada.

ATİLA SERTEL (İzmir) – Seçimle geldi, tesadüfen değil.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Biliyorum, biliyorum. Yok, tesadüfen burada dediğim yani şu anda toplantıda. Üye değil bildiğim kadarıyla, onu diyorum.

Seçimle gelenlere saygımız var efendim ama bunun, seçimle gelmeyenlere saygısızlık yapılır her anlamda diye düşünülmemesi lazım. Hepsi aynı. Bence seçimle gelen de aynı, devletin şerefli insanıdır, bürokratı da şereflidir, her vatandaş da şereflidir. Yani ben bu, seçimle gelen, seçimle gelmeyen ayrımına da pek katılmıyorum. Kusura bakmayın. 

ATİLA SERTEL (İzmir) – Estağfurullah.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Herkesin çizgisi belli, şeyi belli.

Şimdi, bu Dursun Çiçek benim Şube Müdürüm. İnanın, görmüşümdür birkaç defa koridorlarda ama ben Dursun Çiçek’i ilk defa cezaevinde anladım, gördüm. Ben Dursun Çiçek’i, inanın, ne bileyim, şöyle kısa boylu, daha, bu kadar boylu bir kişi olduğunu, samimi olarak söylüyorum, bilmiyordum. Yani ama bu, benim Genelkurmay Başkanlığım döneminde bana birkaç ağız için gelmediği anlamına gelmez, gelmiştir mutlaka ama inanın, yakından tanımıyorum, bilmiyorum. O açıdan. Öyle iddialar edildi ki gazetelerde, boylu boslu. Biz öğlen yemeği yemişiz. Şimdi o adam var ya, bavulcu adam. İşte, bunları yazdılar, çizdiler. İşte, ben çağırıyorum öğlen…

Daha önemli olan, bakın, iddianamede şöyle bir şey var: Ben Genelkurmay Başkanıyım, arkadaşımız Albay, Şube Müdürü. Diyor ki: “Genelkurmay Başkanı olarak Albay Dursun Çiçek’ten emir ve talimat almaktadır çünkü Albay Dursun Çiçek Ergenekon terör örgütünde Genelkurmay Başkanından daha üst noktadadır.” Biz bunu anlayamadık. Ha imam olayı varmış meğerse. Bunların bu yapılanmalarda yaptıkları, düşündükleri olaylar varmış. Biz bunları anlayamadık ama şimdi bu örgütün ne olduğunu çok çok anlıyoruz. Her neyse…

22 Şubat günü Balyoz davasında ilk tutuklamalar oldu. Gün de önemli. Hep böyle özel günleri seçmişlerdir, bu da psikolojik savaştır. Bakın, 22 Şubat. 22 Şubatı bilmez çok kimse, bilmiyorum hatırlayanlar var mı, Talat Aydemir’in birinci darbe teşebbüsü. 22 Şubatı seçerler. 5 Ağustos günü bizi mahkûm ettiler. 5 Ağustos da Mustafa Kemal Atatürk’e Başkomutanlık verilmesidir. Efendim, bizimle ilgili mütalaa 18 Mart tır. Yanlış mı hatırlıyorum?

Yani, o kadar bir örgütler, bir şeyle karşı karşıyayız ki günleri seçerken bile dikkat ediyorlar.

Tutuklamalar başladı. Durumu ilgili makamlara arz ettik. 27 Şubat günü, dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Merkez Komutanına bir yazı yazdı, dedi ki: “Ben ve yardımcım onaylamadığı sürece savcıların talimatını yerine getirmeyin.” Durdurdu yani tutuklamaları. 3 Nisan gününe geldik. 12. Ağır Ceza Mahkemesi 97 Balyoz davası şüphelisi için yakalama kararı çıkarttı, 3 Nisan 2010. 97, general var, amiral var, subay var. Ya, 97 subayı Türk Silahlı Kuvvetleri teslim edemez. Biz dedik ki: “Biz bunu uygulayamayız. Mümkün değil.” Bunun üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı bir açıklama yaptı, dedi ki: “Gözaltına alınması istenen subayların 78’i muvazzaf, 25’i general, amiral. Böyle bir yakalama ve gözaltı kararının yol açacağı sonuçlar iyi değerlendirilmeli.” Ve mahkemenin bu 97 kişiyi tutuklama konusu yine gerçekleşmedi.

Sonra da en son olarak, biliyorsunuz, Temmuz 2010’a geleceğiz. Benim görevimin hemen hemen son günleridir. 23 Temmuz 2010’da 102 kişi hakkında yakalama kararı çıkartıldı. Yakalama kararı yasalara aykırıydı, hukuken mümkün değil. Durumun vahametini dönemin Sayın Cumhurbaşkanı ve Başbakanına arz ettik ve bu kararın uygulanmasına imkân vermedik. 

Neticede, 2008, 2010 zor yıllardır. Biz yasalar içinde kalarak elimizden geleni yaptık. Yaptıklarımız var, elbette yapamadıklarımız da olabilir. Bunu bir savunma açısından demiyorum ama 2008 ve 2010’da ne yaşadık, neler yaşadı Türk Silahlı Kuvvetleri, bunu lütfen görün, bilin.

Şimdi, ben 30 Ağustos 2010’da emekli oldum. 28 Aralık 2011’e geldik, Ergenekon davasına bakan mahkeme resen aldığı bir kararla beni İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına çağırdı, suç duyurusunda bulundu. 5 Ocak ta ifade vermeye gittim. 6 Ocak günü de tutuklandım. Şimdi, burada bir konuya değinmek isterim. Ben tutuklanmadan evvel, 3 Ocak 2012’de medyaya yansıyan, soruluyor bir kişiye, deniliyor ki: “Efendim, Eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ savcılığa ifade vermeye çağrıldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?” Bu yalanlanmadı, ben öyle biliyorum. Cevap şu, diyor ki: “İrticayla Mücadele Eylem Planı’nda Adli Tıp, TÜBİTAK gibi kurumlardan alınan teknik bilgi, bilirkişi raporlarına rağmen Genelkurmay Başkanı yargıyı da etkileyecek biçimde -suçluyor, bakın- medyanın önünde ‘Kâğıt parçasıdır.’ diye ısrar eder şekilde izahlarda bulunmuştur.” Ne zaman söyleniyor bu? 3 Ocak 2012. Peki, hukuki olarak hangi süreçteyiz? Hazırlık soruşturmasındayız, benimle ilgili.

MEHMET ERDOĞAN (Muğla) – Kim söylüyor bunu?

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Kim söylüyor?

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Siz arayın, bulun. Araştırma Komisyonusunuz. 3 Ocak 2012.

Diyor ki: “’Bir kâğıt parçası’ dedi, yargılamayı etkileme suçu.” Suçtur yargılamayı etkileme. Bir: Daha ben savcıya çıkmamışım, hazırlık soruşturması safhasındayız. Hazırlık soruşturmaları gizli değil mi? Gizli. Peki, masuniyet karinesi nerede? Yok. Artı, bu ifadede maddi hata da var çünkü maddi hata şu: Ben bu “kâğıt parçası” lafını ne zaman söylemişim? 26 Haziran 2009’da söylemişim. 26 Haziran 2009’da ben söylediğim zaman –lütfen bu ayrıntıya dikkat edelim- iki gün evvel, 24 Haziranda Genelkurmay Başsavcılığı kovuşturmaya yer olmadığı kararı vermiş. Kovuşturmaya yer olmadığı kararı verirken dayandığı nokta, Adli Tıbbın 17 Haziran 2009 tarihli raporu. 17 Haziran 2009 tarihli raporunda Adli Tıp diyor ki: “Şu, şu, şu nedenlerle bu imzanın Dursun Çiçek’e ait olduğu iddia edilemez. Ben bunun el ürünü olduğun tespit edemem.” Şimdi, buradaki Adli Tıp raporu… Benim bu konuşmayı yaptığım zaman 17 Haziran 2009. Adli Tıp raporunda bunu kuvvetlendiren bir olay yok. Ha, sonra var Adli Tıp raporları. Ne zaman? Ekim 2009’da var. Şimdi, biz, yani olmuyor böyle, efendim, “yargıyı etkilemek” diye suçlanıyoruz. Masuniyet karinesi…

AYKUT ERDOĞDU (İstanbul) – Prof. Dr. İzzet Özgenç o lafı eden. Kayıtlara geçsin.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Evet… Bilemiyorum.

Diğer bir konu, aynı konuşmada deniliyor ki: “Bu Genelkurmay Başkanı, yer altında gizlenmiş olan lav silahlarına da ‘bunlar boru’ diyerek âdeta alay eder gibi açıklamalar yaptı.” Suçlanıyoruz yine. Peki, dedim mi? Dedim. Ne demişim? Şunu dedim bu basın toplantısında: “Korkmayın. Bu kullanmış lavdır. Buna roket koyarak ikinci defa kullanamazsınız.” 5 tane boş lavı gömmüş adamlar. Niye gömdün kardeşim? Asker yapmaz. Benim söylediğim bu. Zaten Fetullah terör örgütü buradan kudurdu. Tezlerini zayıflatıyoruz, diyorum ki: “Asker bir daha kullanılamaz şeyleri buraya gömmez. Bunu gömse gömse bu işi bilmeyenler gömer.” Söylediğimiz o. Zaten buradan alevlenmeleri o. “Bunlar boru.” demişim. Ya, ben “boru” dememişim aslında. 

Sonradan bunu inceledik çünkü bize psikolojik olarak 2 noktadan saldırdılar: Bir, kâğıt parçası; iki, boru. “Kâğıt parçası” dedim ve bunun gerekçesini de söyledim. Yargıtayın kararı var zaten.

DURSUN ÇİÇEK (İstanbul) – Kâğıt parçası olduğu da ortaya çıktı yani.

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – “Kâğıt parçasıdır yani delil değildir.” diyor. Fotokopi çünkü. Biz bunu söylediğimiz zaman elimizde olan fotokopidir. Sonra ıslak imza vesaire gelecektir.

Ha, “boru” olayına gelince, ben “boru” dememişim. Desem ne olur, suç mudur? O da ayrı bir konu. Ha, sonra da inceledik, meğerse benim de savcılığa verdiğim ifadede savcı bana soruyor: “Efendim , ‘boru’ dediniz.” diyor. “Evet, dedim.” diyorum. Yani, algı operasyonunun gücünü gösterin, anlayın. Hakikaten, biz de söylemediğimiz şeyi söyledik kabul ettik. Sonra inceledik, baktık ki bu söz bir siyasetçiye aitmiş. Bu bulundu, bir gazeteci de yazdı. 

Şimdi, netice olarak şunu söylemek istiyorum: Bakın, bu süreçte, Fetullahçı polisler, yargı mensupları tarafından yürütülen komplo davaları sürecinde neredeyse bazıları bu davaların savunuculuğunu yaptılar, işte, biraz evvelki örnekte de ifade ettiğim gibi. Ama bu kişiler, bugün bütün bu söylemlerini unutuyorlar, eskiye dönük yaptıklarını. En azından, insan bir özür bekliyor yani “Ya, biz geçmişte hata yaptık.” diye özür de dilemeden bugün âdeta Fetullah Gülen terör örgütünün bir numaralı karşıtı kim -ki bunda yanlışlık yok, bunu yanlış anlamayın- durumuna sokuyorlar. Bunu da kamuoyunun takdirine bırakıyorum. 

Efendim, bitiriyorum.

Bu süreç, kaba hatlarıyla şöyle tanımlanabilir, daha evvel de ifade ettim: Bir: “Cemaat, FETÖ, işlenen bu hukuk cinayetlerinin asli failidir.” Aynı görüşteyim. “Bu cinayetleri yargı ve Emniyet içinde yerleştirdikleri kadroları vasıtalarıyla yapmıştır.” Burada da görüşümde hiçbir değişiklik yok. Ha, siyasi iktidar, özellikle 2007-2012 -bazılarına göre 2014 de diyebilirsiniz- evet, bu süreçte zaten Sayın Başbakan da söyledi “Ne istediler de vermedik. Aldatıldık.” Evet, bu dönemde Fetullah Gülen terör örgütüne, Silahlı Kuvvetlere yürütülen komplolar hakkında destek verilmiştir, bu bir gerçektir. Kendileri de söylediler. Dolayısıyla, özellikle 2007-2012, bana göre -bazılarına göre 2014- bu sürecin siyasi sorumluluğu da elbette vardır, bunu söylemek mecburiyetindeyim. 

Dış desteğe gelirse, daha evvel de söyledim, ABD’nin rolü vardır. George Bush döneminin, ben özellikle bu konuda, Silahlı Kuvvetlere yürütülen komplo sürecinde destek verdiğini düşünüyorum, değerlendiriyorum.

Medya… Medyayı da söylememiz lazım. Bakınız, medyanın bu süreçte oynadığı rolü unutamayız ki gerçekten bir asimetrik savaş yaptılar. Bir gazete, ona gazete demeye de dilim varmıyor. Ama işte gazete, başka türlü nasıl anlatacağız?

ZEKERİYA BİRKAN (Bursa) – Taraf…

GENELKURMAY ESKİ BAŞKANI İLKER BAŞBUĞ – Evet.. Gazete midir o? Değildir. Misyon yapmıştır, silahşorluk yapmıştır. Ama diğer gazeteler, hepsi, kimseyi ayırmıyorum, bu silahşor gazetenin bir gün önce yazdığı haberi ikinci günü manşetlerine taşımıştır, hiç sorgulamadan. Dolayısıyla, bu süreçte medyanın oynadığı rolü de unutmamamız lazım. Bu süreç acı bir süreç.

İnsanlar hayatlarını kaybetti, gelecekleri karardı. 

İki şey var bana göre: Birincisi, bu süreçte, efendim, zarar görenlerin itibarları geri kazanılmalıdır, geri verilmelidir. Böylece, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kırılan onur ve gururunun tamir edileceğine ben şahsen inanıyorum. Yapılması gereken bu ama bu yapılması gerekirken son zamanda bazı söylemler ciddi şekilde bizi rahatsız ediyor.

Şimdi, Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı yürütülen bu komplo iddialarını, işte, Ergenekon deyin, efendim, Balyoz deyin, Oda TV vesaire, özellikle casusluk davaları vesaire. Kim hazırladı bu iddiaları? Bunları, iddiaları hazırlayan, iddianameleri hazırlayanlar FETÖ’cü savcılar. Nerede bu adamlar şimdi? Bir kısmı kaçtı, bir kısmı cezaevinde. Peki, bu Ergenekon, Balyoz, bilmem ne, verilen kararları kim verdi? Yine FETÖ’cü hâkimler. Bunların bir kısmı kaçtı, bir kısmı şu anda cezaevinde. Şimdi, hâl böyleyken, inanın, bazı davaların neticelenmemiş -örnek mi? Ergenekon mesela örneğim- komplo davalarının biz bir an önce sonuçlandırılmasını beklerken bir bakıyoruz, bu Ergenekon davası örneğine olmak üzere, bu davaların uzatılması gibi bir emare görüyoruz. Şimdi, hakikaten bunu anlamakta da zorlanıyoruz, kabul edilebilir noktada olduğunu da düşünemiyoruz çünkü siz bir noktada hem “FETÖ terör örgütü” diyorsunuz hem “komplolar” diyorsunuz hem komploların hazırlandığını, yapıldığını düşünüyorsunuz. Bu iddianameleri yapanlar bunlar, kararları alanlar bunlar ve hâlâ biz bu süreci devam ettirelim. Bunu, gerçekten, ben anlamakta zorlanıyorum. İkincisi, bu komploları planlayanlar ve icra edenler yargı önüne çıkartılmalıdır, adil şekilde yargılanmalıdır. Bu istikamette atılan bazı olumlu adımlar var, elbette yakinen izliyoruz ve yürekten destekliyoruz. Bu çerçevede atılan adımların, özellikle kırılan yargıya güvenin tamir edilmesinde önemli etki yaratacağını da ifade etmek istiyorum.

Son sözlerim: Halil İnalcık, yakında kaybettik, çok saygın bir değerli bilim adamımızdı yeri doldurulamayacak. Onun bir iki sözünü çok önemsediğim için, sabrınıza da sığınarak ifade etmek istiyorum, diyor ki: “Türk halkı bugün kültür bakımından, zihniyeti, dili, davranışı bakımından birbirini dışlayan âdeta iki ayrı topluma dönüşmüştür.” Doğru mu? Doğru. Bölünüyoruz her konuda, her konuda bölünüyoruz. Bir grup siyah görüyor, bir grup beyaz görüyor ve burada da maalesef siyasi görüşler esas oluyor. 

Buradan nasıl çıkacağız? Halil İnalcık bu konuda naçizane şöyle söylemiş -ki ben onun düşüncesini çok önemsiyorum- diyor ki: “Bugün toplumu ve siyaseti heyecanlandıran, birbirine düşüren, çatışma hâline getiren görüşleri bilim ve sosyoloji yoluyla aydınlatmak ve lüzumsuz bağnazlıkla birbirimize düşeceğimize sosyolojik tahliller yoluyla uzlaşmaya gitmek zorundayız.” Ben de aynı görüşü taşıyorum. Devam ediyor: “Anlayış ve tahlil sonunda birtakım katı politikalara körü körüne bağlanacak yerde bütün bu bağnazlıkların anlamsız olduğunu göreceğim.”

Efendim son sözüm şudur -ki mahkemede benim son sözümü de sormadılar, bari burada son söz söyleyeyim- 14 Nisan 2009’da, 7 Ekim 2015’te açık şekilde ifade ettiğim gibi, o günlerin Gülen cemaatini, bugünün Fetullah terör örgütünü Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı en büyük tehdit ve sorun olarak bugün de görmekteyim. Devleti ele geçirmeyi hedefleyen bir örgütün Türkiye’nin gündeminden çıkartılması için yürütülen bütün çalışmaları dün de destekledim, bugün de desteklemeye devam ediyorum. 

Bu noktayı dikkatlerinize sunuyorum, benim düşüncemdir, katılırsınız, katılmazsınız: Yapılan bu mücadelenin hangi nedenlere dayanılarak yapıldığını tartışmak, bana göre bugünün öncelikli konusu değildir, ben böyle düşünüyorum. Önemli olan bir sorun var, ciddi bir sorun var ve bana göre, Türkiye devletinin bekasını ilgilendiren bir sorundur, devleti ele geçirmeye yönelik bir sorundur. Bu mücadelede öncelikle bu Fetullah terör örgütü elbette Türkiye’nin gündeminden çıkartılmalıdır. Bu mücadele yapılmalıdır. “Efendim, bu mücadelenin yapılmasının arkasında şu neden vardır, bu neden vardır.” 

Ben, buraya takılarak konuyu farklı noktalara götürmenin doğru olduğu noktasında değilim. Ha, o konu tartışılabilir, bırakın o sonra tartışılsın, uygun platformlarda tartışılsın ama şu anda ben bunun nedeninin… Bugün ana tartışma konusu olarak bunun öne çıkarılmasının, bugünün şartlarında uygun olduğunu değerlendirmiyorum. Ama şunu da söylemek mecburiyetindeyim: Bakınız, elbette bu Fetullahçı terör örgütüne karşı da yürütülen mücadele… Ki ben 14 Nisan 2009’da söyledim, o gün de dedim ki: “Biz evet, Silahlı Kuvvetler olarak bu terör örgütüyle -yani Fetullah veya o zaman cemaat tabii- mücadele edeceğiz, hukuk içinde kalarak.” Bugün de aynı şeyi söylüyorum, diyorum ki: Elbette bu mücadele, 14 Nisan 2009’da da söylediğim gibi, hukuk devleti, en azından hukuk devleti, hadi biraz daha ileri giderseniz -ki ideali- hukukun üstünlüğü, hadi biraz daha ileri gidelim, evrensel hukuk kuralları çerçevesinde yapılmalıdır.

Efendim, sabırla dinlediniz, teşekkür ediyorum.

 Devam edecek...

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 4794 defa

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile