All for Joomla All for Webmasters
Salı, 01 Kasım 2016 01:48

“İtimat, kontrole mani değildir.”

Öğeyi Oyla
(1 Oyla)

Hani Anıtkabir’de yapılacak törene katılmak için oraya görevlendirilen rütbeli askerler, yine rütbeli askerlerce dedektörlerle didik didik edilerek aranmıştı da gerek ulusal medya, gerekse yerel medyada oldukça dikkatleri çekmişti bu konu...

Ben bu  konuya daha başka noktalardan da bakmak istedim bu yazımda.

6 Eylül 1979 yılında Hv. Tek.Ok.K.lığı nizamiyesinden içeriye girdim.

Gerçekte, evraklarımı nizamiyede teslim edip geri döneceğimi sanıyordum ama beni ve benim durumumda olan onlarca arkadaşımızı hemen dörderli kol sıraya sokup doğrudan berbere ve oradan da adının dahi ne olduğunu sonradan öğrendiğim “levazım deposuna” götürdüler.

İçine girdiğimde dört beden küçük geldiğimi gördüğüm elbiselerimi verdiler ve ben o andan itibaren asker oluverdim. Doğrudan rap rap eğitim sahasına, oradan karavanaya ve oradan da yatakhaneye...

Aslında ben o ortama hiç de uzak değildim. İlkokulu bitirdikten sonra 6 sene DPY (Devlet Parasız Yatılı) okudum ve yatılı okul disiplininden dolayı hiç acemilik çekmeden askerliğe başlayıverdim. Değişen sadece arkadaşlarımdı. Neredeyse üniforlarım bile aynıydı. Çünkü yatılı okulda da tüm öğrencilerin giydiği elbise aynı renk ve modeldeydi.  Sadece şapkamız yoktu orada.

Ama askeri okullara girmeyi düşünenler; babası, kardeşi ya da bir yakın akrabası muvazzaf asker falan değilse eğer, dışarıdan sıfır bilgiyle geliyorlar o nizamiyelerin önlerine. Bu aslında çok büyük bir eksikliktir. Hani görev yaparken; “bütün şartları bilerek geldin assubayım!” diye avazı çıktığı kadar örfi idare uygulayanların dikkatine sunmak istedim bu konuyu.

30 Ağustos 1980 tarihinde de rütbemizi takıp ilk tayin yerim olan Kütahya Hv. Er Eğt.Tug.K.lğında, 15 gün sonra göreve başlamak üzere memleketime gittim. Mehil müddetimin onikinci gününde yani 12 Eylül 1980’de  saat 05.00’da Hasan Mutlucan’ın türküleriyle darbeye açtım gözlerimi.

Ben ve benim gibi olanlar için “dakka bir, gol bir”di...

“Bismillah” deyip 17 Eylül 1980’de bir “darbe askeri” olarak görevime başladım.

Kütahya Er Eğt. Tug.K.lğına adım attığım gün çam ağacından başka hiç bir ağacın ayakta olmadığını gördüm.

Çamdan başka ne kadar meyve ve sair ağaç varsa yerle bir edilmişti. Merak edip sorduğumda; darbenin, kudretli ve de dünyanın en zengin paşaları içinde olan Paşası, (neredeyse tüm basın, Tıme Dergisi dahil böyle tanımladılar) Orgeneral Tahsin Şahinkaya tarafından; çamdan ve çimden başka hiç bir bitkinin ayakta kalmaması emrinin verilmiş olduğunu öğrendim.

Bir kaç ay içinde tayinim; başka bir şehre yapıldı. (Bu durum da, ayrı bir yazının konusu olacak anormal görünümlü bir durumdu  tabiki...)

12 Eylül İhtilalinin de etkisiyle o tarihlerde her sabah olmak şartıyla, personelin tamamını içtimaya toplarlardı. İçtimalarda hepimiz, daha önceden verilen konuları çalışır ve sırayla; Atatürk, Cumhuriyet ve Atatürk İlkeleriyle ilgili konularda, personele ders anlatırdık.

Yine böyle bir günde, o zamanki komutanlarımızdan birisi, (adı bende saklıdır) eline silahını aldı ve bize göstererek; “şimdi ben içinizden bir kaç tanenizi vururum ve benden hesap sorulmaz” diye  şaka(!) yapmıştı. Henüz göreve başladığımız ilk günler olması hasebiyle çok ürpertici bir şaka(!) gibi gelmişti bana. Personel olarak hepimiz bu duruma sükut ettik tabi ki. Subayı assubayı sükut ettik. Ben henüz iki aylık assubaydım. 22 yıllık olsaydım ne yazardı da?

O günlerde mesai araçlarımız şehrin belli bölgelerinde Merkez K.lığı tarafından zaman zaman durdurulur ve çantalarımız dahil servis araçlarının içleri, koltuk altları, ceplerimiz didik didik edilir aranırdı. O zamanki ve daha sonraki yıllarda görev yapan tüm personel de mutlaka hatırlamışlardır şimdi.

Nizamiyelerden girerken, nizamiye nöbetçi assubaylarının, nöbetçi subaylarının, sizinle beraber aynı kısımda görev yaptığınız devre arkadaşlarınız bile olsa, üsse giriş kartlarınızın yakanıza mutlaka takılı bulunmasını isterlerdi. Kartınızın size ait olup olmadığının kontrolünü yaparlardı bilfiil. Yani onlar sizi yüz yüze tanırlardı ama bir de kartlardan hüviyetinizi bilmelerine gerek vardı.

Araçlarda yaşanan bu duruma; bazen yüksek sesle homurdanmalar bile yapılırdı. Giriş kartınızı yanınıza almayı unutmuşsanız eğer, tanınıyor olmanıza rağmen araçtan indirilir ve başka yöntemlerle içeriye girebilirdiniz ancak. Ya da geri gönderilir, "giriş kartınızı getirmeniz" istenirdi.

Zira; “giriş kartını taktınız mı, güvenliğiniz de, birliğin güvenliği de sağlanmış olurdu."

O zamanlarda, araçlarınızın bagajları açtırılarak, döşeme altları da dahil olmak üzere aranırdı. Şimdi de böyle midir bilmiyorum.

“Her şey emniyet için.” 

“Önce güvenlik.”

Genel prensip;

“İTİMAT KONTROLE MANİ DEĞİLDİR” şeklindeydi ve bu söz hem bizlere sözlü olarak tekraren söylenir hem de nizamiyenin en belirgin yerlerinde büyük puntolarla yazılı olarak bulundurulurdu.

Görev yaptığım bir birlikte bir gün, telefonumun zili çaldı. Ahizeyi kaldırdığımda, nizamiyeden bir emekli yüzbaşının aradığını anladım.

Yüzbaşımız emekli olduktan sonra, kendi mesleğiyle ilgili bir atölye açarak, esnaflığa başlamıştı. Ben de satın alma işlerine baktığım için, “bir ihale konusunda evrak satın almaya geldiğini ama nizamiyeden içeri alınmadığını” söylemek için aradığını öğrendim. “Hemen geliyorum sizi alacağım” dememe rağmen, bu muamele çok zoruna gitmiş olacak ki; “zahmet etmeyin, benim buraya bu gelişim son gelişimdir artık” diyerek müsaade isteyip telefonu kapatmıştı. 

Çok üzülmüştüm. Halbuki sivil bir yüklenici olmuş olsaydınız  ya da sivil bir vatandaş olarak birileriyle görüşmeye gelmiş olsaydınız, sizi istediğiniz yere kadar götürüler ya da kendi aracınızla, araç giriş kartı verilerek tabi ki hız limitlerine de riayet ederek, istediğiniz birime gidebilirdiniz. Ama bir emekli asker iseniz bunun gerçekleşmesi genellikle mümkün olmazdı. Şimdiki uygulama nasıldır bilmiyorum. 

O günden sonra o emekli yüzbaşımızı bir daha hiç görmedim ve telefonlarıma da artık çıkmaz olmuştu...

On yıllarca süreyle görev yaptığımız birliklerimize; hatıraları yad etmek, beraber görev yaptığımız arkadaşlarımızı, komutanlarımızı, amirlerimizi görebilmek maksadıyla ziyaret yapmak istesek, nizamiyelerden içeriye alınmıyorduk o tarihlerde. Dedim ya; şimdilerde uygulama nasıldır bilmiyorum.

Nizamiye görevlileri arkadaşlarımız; “emir böyle” diyerek, yıllarımızı verdiğimiz birliklerimize, bir ziyaret dahi yapamayacağımızı söylediklerinde, başımızdan aşağı bir kaynar suyun döküldüğünü ve o halde öne eğerek gerisin geri gidip bir daha değil o nizamiyeye, birliğin istikametine dahi yönümüzü dönmek istemediğimizi ve bu hissiyatımızı da bu yazımda dillendirmek istedim.

Bu dillendirmeleri yapanların bir çoğunun, görev yaptığı birlik nizamiyelerinden vazgeçtim, ordu evi ve askeri tesis nizamiyelerinden de içeriye alınmayarak cezalandırıldıklarını hepimiz biliyoruz.

Bir gün, yedi yıl süreyle görev yaptığım birliğimizin komutanına Dernek Başkanı vasfıyla randevulu olarak gittim. Ziyaretimin ardından, yıllarca görev yaptığım kısmın komutanı ile tanışmak için gittiğimde, tokalaştıktan sonra “memnun oldum” deyip yüzüme bile bakmadan dönüp gittiğini de söyleme ihtiyacı hissettim bu yazımda...

Halbuki bir zamanlar o mekanlarda, kimsenin “mesaiye kalın ve işleri bitirin” demesine dahi fırsat vermeden, aylar süren mesailerle; teftişe, denetlemeye hazırlık, komutanlarımızın makam ve memuriyetlerine halel gelmesin anlayışıyla çalışmamış mıydık? Ben devletime çalıştığımı düşünüyordum oysa. Hala da öyle kandırıyorum kendimi.

Şimdi, Emekli Astsubaylar Derneğinin bir şubesinde şube başkanlığını yaparken, derneğimizde; yüzlerce binlerce meslektaşımın, ağabeyimin, hala askerlik anılarını anlatırlarken ve gözlerinin yaşardığı o sohbetleri dinlerken eskiden benim de gözlerim yaşarırıdı. Ama zaman geçtikçe ve tabiri yerinde ise, posamızın çıkarılıp “artık bizlere gerek kalmadığı” gerçeğiyle yüz yüze kaldığımızı anlamaya başladıkça, askerlik anısı anlatan meslektaşlarıma hiddetle tavır koyuyor ve bazen de kızıyorum onlara.

“Ne anısı ne askerliği ne komutanı ne devresi ne amiri? Hiç mi işiniz yok sizin? Sanki amiriniz memurunuz sizin hatırınızı soruyorlar da size vefa gösteriyorlar da, siz askerlik anılarınızla onları mı yad ediyorsunuz?” diyerek sitem ediyorum yaşadıklarıma yaşadıklarımın müsebbiplerine.

Halbuki böyle mi olmalıydı?

Bir kaç kez yaptığımız ziyarette, yetkili komutanlara hitaben; “biz emekliler çok içerliyoruz, birliğimize girememekten, oraları ziyaret edememekten dolayı çok üzülüyoruz. Bizlere yönelik bir organizasyon yapamaz mısınız? Bizleri hiç değilse emeklilik dönemizde bir kez olsun geçmişe götüremez misiniz?” diye talepte bulunmamıza rağmen, böyle bir hareketin gerçekleşmemiş olmasından ve şu an memleketimizin ve Türk Silahlı Kuvvetlerimizin içinde bulunduğu durumdan dolayı en çok üzgün olanlar yine bizleriz.

Halbuki askerlikle bire bir sözleşme imzalamış olan bizlerdik. Keşke çocuklarımıza, eşlerimize otobüslerde, sosyal tesislerde bize yapılan muamelenin aynısı onlara da yapılmasaydı. Keşke otobüslerde; “sen şuraya, sen şuraya” denilmeseydi. Bizler zaten biliyorduk haddimizi ama keşke bu durum çocuklarımıza bari yansıtılmasaydı da bizler de, çocuklarımızın bu yöndeki sorularına muhatap olmasaydık.

29 Ekim 2016 Cumhuriyet Bayramında, Anıtkabir’e törene katılmak için görevlendirilen personel, rütbe gözetilmeksin, yine rütbeli askerlerce; yıldızlarına, sırmalarına kadar dedektör tutulup aranmışlar.” Sanki bu durum çok manidar bir olaymış gibi, ulusal medyada, yerel medyada kıyametler koparmış...

Bu muamelenin, Anıtkabir’de yapılmış olması ise kıyametleri kopartan durum, onu bilemem. Ya yıllardır yüreğimize, duygularımıza tutulan dedektörler neden dikkatleri çekmemişti hiç?

Keşke her şey, askerin yeminindeki gibi aslına uygun yapılsaydı, keşke her şey, sevgi ve saygı temelli olsaydı. Keşke her şey, vefa ve aidiyet duygularını da kapsasaydı.

Keşke konulan kurallar, sadece alttakileri değil, tüm askerleri kapsasaydı.

Keşke cübbe, rütbeyi örtebilseydi.

“BARIŞTA VE SAVAŞTA, KARADA, DENİZDE VE HAVADA 

HER ZAMAN VE HER YERDE 

MİLLETİME VE CUMHURİYETİME 

DOĞRULUK VE MUHABBETLE HİZMET,

KANUNLARA VE NİZAMLARA VE AMİRLERİME 

İTAAT EDECEĞİME VE ASKERLİĞİN NAMUSUNU, 

TÜRK SANCAĞININ ŞANINI CANIMDAN AZİZ BİLİP

İCABINDA VATAN, CUMHURİYET VE VAZİFE UĞRUNDA 

SEVE SEVE HAYATIMI FEDA EYLEYECEĞİME 

NAMUSUM ÜZERİNE AND İÇERİM.”

 

Tayyar Yıldırım

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 6804 defa

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile