All for Joomla All for Webmasters
Pazartesi, 14 Mart 2016 17:11

Ayaş Domatesi Korkusu

Öğeyi Oyla
(6 oy)

m ali vefatBenzer bir durumu yıllar önce gittiğim Hollanda’da gözlemiştim. Dümdüz yeşil ova üzerinde yan yana iki tesis; biri gübre kokuları yükselen inek ve at ahırı, diğeri uzaya gönderilecek haberleşme uydusu üreten elektronik sistemler fabrikası kompleksi. Hollanda’da gözlediğim bu durum sistemliliğin olumlu bir sonucuyken, bu gün yaşadığım Antalya’da gözlediğim benzer durum ise bir sistemsizliğin göstergesi. Antalya’da yürüdüğünüz kimi caddelerin bir yanında son derece lüks rezidanslar sıralanmışken, tarım bölgesi olması nedeniyle haklı olarak imar geçmemiş diğer kaldırımında ise, önünde domates, patlıcan, hıyar seraları, portakal limon bahçeleri bulunan, briketten yapılmış köy evlerinin sıralandığını görebilirsiniz.

Ben üç dört yaşındayken bile patlıcan fidesiyle domates fidesini ayırabilecek bir ortamda yetiştim. Bu konularda biraz alt yapım var. “Rezidans” kelimesiyle ilgili olarak ise,  lüks konut anlamına geldiğinden öte bir şey biliyorum desem yalan olur. Bunun yanında, bu lüks konutların hemen yanında başlayan bu sebze seralarının ve portakal bahçelerinin aralarından geçen, daracık yollarda zaman zaman dolaştıkça çok şey öğrendim. Örneğin; dükkânların camlarına eğik bükük el yazısıyla yazılmış levhalarda okuduğum, ilk okuduğumda bana “davul tozu” esprisini çağrıştıran, “Gölge tozu satılır” yazısındaki gölge tozunun bir şaka değil, seracılıkta kullanılan gerçek bir malzeme olduğunu öğrendim. Yol kenarındaki elektrik direklerine takılı küçük reklam tabelalarında yazan “domateste en iyi verim,  Misket F1, Argy F1, Aristo F1, Bandita F1, Carmen F1…”, “En iyi patlıcan Tascon F1, Faselis F1…”, “En kârlı hıyar, Kanuni F1, Choreme F1, Murat F1…” benzeri ibarelerin, domates, patlıcan, hıyar türlerine ait tohum isimleri olduğunu öğrendim. Bu bahçe arasındaki yollarda gezmem sayesinde kelimelerin hepsinin sonlarında yer alan “F1” işaretinin ne anlama geldiğini bile öğrendim.

Madem öğrendim, öğrenebildiğim kadarıyla bu “F1” ibaresinin ne ifade ettiğini, ben de sizlere satacağım. Diyelim ki elimizde beş ayrı domates türü var. Birincisi ince kabuklu, lezzetli ama meyvesi uzun süre dayanmıyor. İkincisinin şekli çok düzgün, sert kabuklu, dayanma süresi uzun,  ama lezzetsiz. Üçüncüsü çok verimli ama şekli düzgün değil, rengi de gösterişsiz. Dördüncü tür domatesimizin rengi çok canlı ama verimi çok düşük ve boyutları çok küçük. Beşincisinin ise verimi düşük, rengi çok gösterişsiz, lezzetsiz, meyvesinin şekli yamru yumru, ama bitkisi hastalıklara çok dayanıklı. Bizim ise ince kabuklu, lezzetli, şekli düzgün, rengi göz alıcı, bitkisi hastalıklara dayanıklı, Antalya’da dalından koparılıp,  Tırlarla Ukrayna’daki tüketicisinin sofrasına gidinceye kadar beş altı gün dayanabilecek özellikte bir domates türüne ihtiyacımız var. İşte her biri bir yönüyle olumlu olan bu beş ayrı domates türü bir birleriyle çaprazlama dölleme yapılarak, bütün olumlu özellikleri üzerinde toplayan domates türünün tohumu elde edilmeye çalışıyor ve bu çalışmalar sonucu tüm olumlu özelliklerin olabildiğince üzerinde toplandığı tohuma bir isim verilip, sonuna da olabileceklerin en iyisi anlamına F1 ibaresi ekleniyor. Üretilecek tohumların Türkiye, Hollanda, Kuzey Afrika Ülkeleri, Hindistan gibi dünyanın çeşitli coğrafyalarında, deneme üretimi yapan seralarda test edilip, sonucun görülmesi dâhil, bir F1 tohumun elde edilip satışa sunulması için on yılı aşkın bir çalışma zamanına ihtiyaç varmış. Bu, bugün satışta bulunan bir F1 tohumun üretim çalışmalarına aslında on yıl önce başlanmış demek oluyor. Bu bilgilerden sonra ayrıca; günümüzde tohumculuk sektörün çok paralar dönen, uluslararası büyük şirketlerin kontrolünde olan, tekelleşmenin yaygın olduğu, bizim gibi ülkeler için tohum sektörünün ekonomik bir sömürülme yolu haline geldiğini eklemeliyim.

Bu çalışmalar sonucu elde edilen, gramı altının gramından daha pahalı olan, yapılan çalışmalar sonucu tohumun toprakla buluşmasından itibaren, bu bitkinin nasıl bir gelişim süreci izleyeceği, hangi dalda hangi yaprağın açacağı bilgileri, bitkiye ait bütün özellikler, bir bilgisayar yazılımı şeklinde küçücük tohumcukta kodlanmış halde adeta yazılmış olan bu tohumlar için sıra gelmiştir paketlemeye. Paketin üzerine elektrikli ev aletlerinin kullanma kılavuzlarında olduğu gibi, paketlerinin üzerine bitkinin niteliklerinin, ekim için gereksinim duyulan toprağın özelliklerinin, bu sebze tohumunun hangi aylarda ekilmesinin uygun olduğundan tutun da, toplam kaç kilo meyve vereceğine, meyvelerin kaç salkımdan oluşacağına, meyvelerin her birinin kaç gram geleceğine dair bilgilerin yazılmasına. Öyle ki bu bilgiler aynı zamanda bu tohum için,  paketin üzerinde yazılı nitelik ve nicelikler gerçekleşmediği durumda bir tür taahhüt, garanti belgesi de olmuş oluyor.

Bu tohumları alıp eken tarım üreticisini bağımlı kılmak için ekonomik nedenlerle bilerek isteyerek özellikle böyle yapılıyor da olabilir. Bütün olumlu özellikler üzerinde toplanan bu F1 tohumların böyle güzel yönleri yanında, çok büyük olumsuz bir tarafı var. Bu F1 tohumundan üretilecek meyvelerden alınacak tohumlar, atın ve eşeğin özelliklerini üzerinde toplayan katırın zürriyetsiz olmaması örneği, dölsüzdürler. Bu nedenle F1 özelliğine sahip bitkinin meyvelerinden elde edilecek tohumlar üretimde kullanılmazlar. Yani üretici ertesi yıl, gramı altından daha pahalı olan, genellikle yabancı bir firmanın ürettiği sebze tohumlarından tekrar almak zorundadır.

Bazen de bu olumlu özelliklerin tamamına yakını elde edilen F1 tohumunun üzerinde toplanıyor fakat niteliklerin bir tanesi yeterince aktarılamayıp, eksik kalabiliyor. Zaman zaman pazarlarda sizler de mutlaka karşılaşmışsınızdır; dayanaklı, rengi albenisi yerinde, şekli çok düzgün ve dolgun, ancak ısırıp ağzında çiğnediğinizde, silikon çubuğu çiğniyormuş hissi veren domateslere rastlamışsınızdır. Tıpkı son yıllarda pazarlarda satılan çok güzel görünümlü saman tadında ve keçe kıvamındaki alyanak cinsi kayısılar gibi.

Bir domates içerisinde bitkinin tüm gelişme programı bir bilgisayar yazılım programı gibi kayıtlı olan bir tohumdan üretildiği gibi, bazı bitki ve ağaçlarda aşılama yöntemi olarak bilinen geleneksel bir üretim yöntemi daha vardır. Bir ağacın yaprağının sapının dibinde bulunan, “göz” diye adlandırılan tomurcukta da, tıpkı tohumda olduğu gibi, bu bitkinin nasıl bir gelişim süreci izleyeceği, hangi dalda hangi yaprağın açacağı, hangi dalın ucunda çiçek açacağı gibi programlar ve bu bitkiye ait bütün nitelikler, bir bilgisayar yazılımı şeklinde kodludur. Örneğin deveci armudu ağacının tomurcuğu, göz aşısı yöntemiyle ahlat ağacına uygun şekil ve şartlarda aktarıldığında, ahlat ağacı birkaç yıl sonra, yapıştırılan tomurcukta kodlu olan yazılımın gereği deveci armudu ağacına dönüşür. Bu ağaç deveci armudu vermeye başlar.

Bilindiği üzere günümüzde her katarın önüne lokomotif olarak para takılmaktadır. Kapitalizmin her alanda dünyayı kendisine bağımlı kılmak için, her türlü oyuna başvurmaktan kaçınmamakta, her türlü sömürüyü vazgeçilmez bir silah olarak kullanmaktadır. Anlatmaya çalıştığımız konuyla ilgili olarak diyebiliriz ki; verimi belki biraz daha az olan ama domates ise domates tadında, kayısı ise kayısı lezzetinde olduğu, az bakım isteyen, nerdeyse kendi kendine yetişen yerli sebze ve meyve türleri, zamanında akıllı davranılıp gerekli önlem alınmadığı, yabancı tohumlarla çok verim alacaksınız kandırmacalarına inanıldığı ve beklendiği için yok oldu. Yerli türler yok olduktan sonra bir de bakıldı ki, ülkede ithal yabancı tohumsuz, ilaçsız, gübresiz tarım yapılamaz hale geldi. Sebzecilikle uğraşanlar üretim yapabilmek için, her yıl yabancı tohumlara bir ton para verir ve bu ithal tohumlara bağımlı hale geldiler.

Yaşları kırkın üzerinde olanların ağzından, “Eskiden domates yılın on iki ayı yenmez, domates yemek için mevsiminin gelmesi beklenirdi. Ama domates de domates lezzetinde ve kokusunda olurdu. Eskinin elmalarının kokusunu da yüz metre uzaktan alırdınız. Nerede o eski yerli domateslerimiz, kayısılarımız elmalarımız” benzeri sözleri duymayanınız yoktur. Hiç tatmadım, nasıl bir görüntüsü olduğunu da bilmiyorum ama okuduğum haberlere göre Ankara bölgemizde yetiştirilen, ince kabuk, mayhoş, eşsiz lezzette “Ayaş Domatesi” adıyla ünlenen, böyle konuşmaları hak eden yerli bir domates türü varmış. Anlattığımız nedenlerle bu domates türünün nesli tükenmiş, sömürü düzenin de etkisiyle zamanla tohumu kaybolmuş. O bölgede ve tüm ülkede Ayaş Domatesi’ne rastlanılmaz olmuş. Olacak bu ya; meraklı bir yurttaş, bu türün tohumunu bulmak, ölen Ayaş Domatesi’ni tekrar diriltmek için inat etmiş. Köy köy dolaşarak bu domatesin tohumunu aramış. Tam bulmaktan umudunu kesme durumuna geldiği bir anda, tesadüf eseri,  en akla gelmeyecek bir yerde, Ayaş’ın köylerinin birinde, on yıllık evli bir kadının gelinlik çeyiz sandığına, yıllar önce gelin olurken annesi tarafından saklanan bir tutam Ayaş Domatesi tohumu bulmuş. Buluş o buluş; otomobil sektöründe çalışan bu yurttaş, bu işini bırakıp domates yetiştiriciliğine başlamış. Üstelik Ayaş yöresiyle de yetinmemiş, iki yıl gibi kısa bir süre içinde Edirne’den Adana’ya kadar Ayaş Domatesi’nin ekilip tekrar yaygınlaşmasını sağlamış. İnternette konu ile ilgili en son haberde, yıllık Ayaş Domatesi tohumu üretiminin, toplam elli kiloyu aştığı anlatılıyordu.

Buraya kadar anlattıklarım, ülkemizde yaşayan herkesin, ucundan kıyısından da olsa, bir şekilde duymuş olabileceği, yabancı olmadığı konular olabilir.  Tam burada, salata yapmak üzere Ayaş Domateslerini şimdilik bir kenara koyup, ülkemizde son yıllarda olup bitenlere ait birkaç fotoğrafa göz atalım.

Ünlü Gazeteci Uğur Dündar 19 Mayıs 2012 tarihinde köşesinde yazıyor. Mevcut iktidarın milli eğitim bakanı, yine bu iktidarın bir önceki görevli bakanı tarafından atanmış olan, bakanlığa bağlı 37 genel müdür ve daire başkanlığının sayısını 17 genel müdürlüğe indirmiş. Sonra hepsini görevden alıp yerlerine yenilerini atamış. Yeni atanan kişilerin daha önce milli eğitim bakanlığı bünyesinde bir gün dahi deneyimleri olmadığı gibi kariyerlerinin eğitimle uzaktan yakından ilgisi yokmuş. Bu kişilerin branşları, hukuk, işletme, iktisatmış. Ortak özellikleri sadece parti militanı olmalarıymış.

Atatürk’ün doğum günüm dediği 19 Mayıs’ta ve 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı günü ulus olarak izledik. Halkın kutlama törenlerine katılımını engellemek için Atatürk anıtları polis kordonu altına aldırıldı. Ayrıca eğitim ile ilgili yasalardan “Atatürk İlke ve İnkılâpları” ibaresi teker teker çıkarıldı. Ant içme metinlerinden Atatürk adı silindi.

Bir spor kulübünün yöneticisi diyerek geçiştirmeyelim; ismiyle cismiyle yazalım. Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım üzerine bir operasyon düzenlenip, Temmuz 2011’de, ülkenin bütün gazete ve televizyonlarının, devletin futbol üzerine bu konu ilgili makamlarının, bu kişiyi neredeyse son on yılda futbolda şaibeli olabilecek bütün maçlarda şike yaptığı şeklinde peşinen suçlayarak gözaltına alınmasını sağladılar. Yargılama bitmeden,  aradan sadece on ay geçtikten sonra, aynı gazete televizyonlar ve hatta devletin futbol işlerine bakan kuruluşu dâhil, anılan şahısın şikeyle ilgisinin yok olduğunu söylediler. Burada aklınıza futbol maçlarında yapılan şikeden öte şeyler gelmiyor mu?

Silivri’de tutuklu Soner Yalçın son kitabı Samizdat’ın bir yerinde şunları yazıyor.

“Paul Wolfowitz ne diyordu: ‘11 Eylül, bize kesin bilginin lüks olduğunu, bize gereken adil bir davadan çok savaşa yakın olmayı göstermiştir.’ Bu paranoyak yorum işte yeni hukuk anlayışını doğurdu.11 Eylül saldırısından sonra ABD'den ( Yurtsever Yasaları ) İngiltere'de ( Anti-Terörizm Yasaları) değiştirildi. Bunun adı düşman ceza hukukuydu. Teorisyeni İngiliz filozof Thomas Hobbes'dir. Bu yeni teoride ceza suçun karşılığı değildir. Yani yurttaş ceza hukuku yok, düşman ceza hukuku vardır. Bu cezanın amacı müstakbel eylemlerin önlenmesidir; yani suç işlenmeden; fiil yokken ceza verilebilir.

Şüphe, kanıtın yerini almıştır. En temel hukuk kuralı ; ‘kuşkuya dayanılarak insan tutuklamak gayri insanidir.’  Bu anlayış rafa kaldırıldı artık. Evet devletin o kutsal otoritesi için kişisel ve toplumsal özgürlükler yok ediliyordu. Amaç halk için yasa yapılmıyor, yasaya uygun halk oluşturuluyordu.  Ülkemizde bugün yeni bir hukuk anlayışı var! Bu hukuk anlayışını ABD yarattı: ‘muhtemel tehdit’; yani gerçekte oluşması ihtimali olan bir suç kavramı yarattılar”.

Sonuç olarak bu Türkiye fotoğraflarını kısaca yorumlayacak olursak; içinde bulunduğumuz dönem, ülke sorunlarının çözülmesi, bu ülkenin insanlarının daha insanca yaşaması, ülke denilen geminin daha sakin limanlara hasarsız ulaştırılabilmesi için gemi kaptanın uygun manevra komutlarını verdiği bir dönem asla değil. Bu dönem birilerinin kutsal otoritesi için özgürlüklerin rafa kaldırıldığı, halkın ihtiyaçları için yasa yapılmadığı, yasaya uygun halk yaratılmaya çalışıldığı bir dönem. Bu dönem dış sömürü güçler ile emrindeki talancı, uşak ruhlu aşağılık iç ortaklarının beraber çalışarak, yazılımında ülke zenginliklerinin yağmalanmasına itiraz edebilecek, aynı bir sebze tohumunda o bitkinin tüm özelliklerinin kodlarının yazılı olduğu gibi emperyalizmin tekerine çomak sokabilecek kodlar bulunduğuna inandıkları kişi, kurum ve fikirlerin ezilip yok edilmeye çalışıldığı bir dönem. Lütfen ülkemizde olup bitenlere, ülkenin tüm gazete ve televizyonların tamamına yakınının satın alınıp veya korkutularak susturulmasına, sapıklıktan, ahlaksızlıktan, mahkûm hükümlülerin arasından üretilmiş gizli tanıkların ifadelerine dayanılarak, üretilmiş düzmece delillere dayanılarak açılan davalarda, emeklisinden muvazzafına askerlerin, gazetecilerin, spor kulübü yöneticilerinin, tutuklanmalarına, yayınlanmamış kitapların yakılmasına bir de bu gözle bakın.

Çıkarlarına ve erişmek istedikleri amaçlarına karşı potansiyel tehlikeli kodlar taşıdığına inandıkları olarak gördükleri kişi, kurum, milli bayram ve fikirleri ezip yok etmek için, ne kadar gayret harcarlarsa harcasınlar, emperyalizme karşı dişe diş mücadele ederek Lâik Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Büyük Atatürk’ün adını kayıtlardan yok etmek için ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, Asr-ı Saadet yalanlarıyla ne kadar çok kişi kandırırlarsa kandırsınlar, başaramayacaklar. Kişileri sindirdiniz, kurumları yok ettiniz, basını tümden satın alıp susturdunuz, çıkarlarınıza çomak sokma çağrışımı yaptırabilecek isimleri sildiniz, bayramları yasakladınız. Peki, Kocatepe’yi Sakarya’yı yok etmeye, şehit kanıyla yıkanmış coğrafyayı değiştirmeye, tüm türküleri, semahları, örneğin Köroğlu’nu unutturmaya gücünüz yetecek mi?

Medeniyetlerin beşiği bu coğrafya asırlardır çok zalimler çok işbirlikçiler görmüştür. Her şey bitti, kurtuluş mümkün değil denildiği, en umutsuz anlarda bile, çıkış yolunu bulmuştur. Fazla uzak olmayan çok yakın zamanda kurtuluş yolu yine bulunacaktır. Tıpkı çeyiz sandığında bulunan, üzerinde “Ayaş Domatesi” nin özellikleri kodlu bir tutam tohumdan, silindi yok edildi unutuldu sanılan “Ayaş Domatesi” nin sadece iki yıl içinde Türkiye çapında diriltilmesi gibi. Aynen iki milimetrelik mandalina ağacı tomurcuğunun uygun şekilde uygun zamanda kabuğuyla beraber turunç ağacına nakledildiğinde, iki yıl içinde turunç ağacının mandalina ağacına dönüşüp mandalina meyveleri vermeye başlaması gibi. Bu kodlar bir Anadolu ozanın şiirinde, asırlardır söylenen bir türkünün sözlerinde, bir mezar taşına kazınmış özdeyişinde bile gizlenmiş olabilir. Korkunuz, korkunuz! Korkmakta haklısınız. Çünkü haklı olan biziz. Ayrıca korkunun ecele faydası da yoktur.

Mehmet Ali KILINÇ

Kasım 2012 - Antalya

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 8361 defa

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile