All for Joomla All for Webmasters
Perşembe, 31 Aralık 2015 14:51

Yıl 1975 Aylardan Ocak (5)

Öğeyi Oyla
(8 oy)

 E. Hv. Asb. Ökkeş Kadri Baçkır'ın 2008 yılında yayınlamış olduğu 1975 Asubay Eylemleri içindeki anılarını ve değerlendirmelerini anlattığı "Yıl 1975 Aylardan Ocak" başlıklı yazı dizisini tarihe not düşmek adına yayınlamaya devam ediyoruz.

Sabri Çavuş komutlarına devam ediyor;

“Sağdan saayy!”

“1, 2, 3, ...........10 Son!”

“Allah, Allah… Neler oluyor? Alexsandr Soljenistin’in Gulag Takımadaları’nda mı, Henri Charrière’in Fransız Guyanası’nda mı, yoksa Todor Jivkov dönemi Bulgaristan'ının, Bulgar mezalimine başkaldıran Türklerin sorgusuz sualsiz atıldığı Tuna nehri üzerindeki Belene Cezaevinde miyiz?” diyorum kendi kendime. 

Ben bunları düşünürken Sabri Çavuş; “Biraz sonra çorbalarınız gelecek. Herkes çorbasını içtikten sonra çorba taslarını koğuş içerisindeki bulaşıkhanede yıkayıp öyle teslim etsin görevli erlere. Kirli tas, tabak istemem!” 

Kaşımı kaldırıp ters ters bakıyorum Sabri'ye. Ne demek istediğimi anlamışçasına “Sen mahkûmsun, bir şey yapamazsın” dercesine alaylı bir tavırla o da bana bir nazar sallıyor. Zavallı!...

Zavallı, bilmiyor ki onurları için, meslek hayatlarını, 5 - 10 yıl hapis cezasını göze alanların, onurlarından taviz vermemek için daha yapacak çok şeyleri olduğunu. Nereden bilebilir ki? Zavallı!…

Gardiyan Sabri, sayımı yaptıktan sonra çıkıyor koğuştan. Biraz sonrada iki çorbacı er eşliğinde Gardiyan Sabri tekrar koğuşa giriyor. Çorbalarımız dağıtılıyor. Bir fırsatını bulup çorba dağıtan ere, “Muhittin Başçavuş'a kendisiyle görüşme isteğimin olduğunu iletiver” diyorum. 

O er iletti mi, iletebildi mi bilemem amma o gün ne Muhittin efendi ne de başka bir rütbeli koğuşumuza gelmiyor. 

Gün çok sıkıcı. Ne televizyon, ne radyo ne de tarihi eski de olsa bir gazete var elimizde. Dışarıda neler oluyor, neler bitiyor, başka tutuklanan arkadaşımız var mı? Hepsi kocaman bir soru işareti belleğimizde, beynimizde. İkinci bir ceza bu. Haksızlığa baş kaldırınca haksız yere tutuklanan, haklılara verilen ikinci bir ceza. Tecrit cezası. Ve cezaların en büyüğü. Hani bu günün A.B.D. ve İngiliz ittifakının müslüman mahkûmlara uyguladığı, Mao dönemi Çin’inde Batı Türkistan Türklerine, Lenin ve Stalin döneminin komünizm karşıtı herkese uyguladığı tecrit cezası. 

Yıllar sonra, Mao Çin'inden kaçıp Türkiye'ye gelen Türkistan Türkü Baratacı (Berat Hacı)’nın hayat hikâyesini okurken bir film şeridi gibi o günler geçti gözlerimin önünden. Allah rahmet eylesin o nur yüzlü ihtiyara. Yaşamı boyunca düşlediği o kutsal toprakları ziyarete giderken hac yolunda son nefesini veren ak sakallı Türkistan Türkü. Ruhun şad, mekânın Cennet olsun! Nasıl da direnmişsiniz, bir avuç Türk, Mao'nun haksızlığına, mezalimine.

“Eyvah, eyvah ki eyvah!” Nerelere dalmışız, nerelere gitmişiz. Türkistan nire, askeri cezaevi nire.. En iyisi keselim bu meseleyi burada. Dönelim kendi onur mücadelemizdeki olanlara, olacaklara.

Uyuduk mu, uyumadık mı bilmem. Ah bir paket sigaramız olsa idi ne olurdu? Bölüşür, paylaşır yarım yarım içerdik. Belki her nefes çekişimizde biraz efkâr dağıtır, biraz yavuklumuzu düşünür biraz rahatlardık. Maalesef o da yok! 

Saat demek ki yine sabahın 06.00’sı olmuş, kocaman metal anahtarın kilidini çevirdiği koskoca demir kapı yine gıcırdayarak açılıyor sabahın sessizliğini yırtarcasına.

Bu defa Gardiyan Sabri ve yedeğinde iki er. Girerler koğuşa. Yani yine aynı terane. Sabri başlar yeni komutlarına; “Kalkkk, hizaya gelll!”… “Sağdan saaa….” derken… Saydırttırmam Sabri'ye. Detirttirmem!.. Sabri doğru revir'e. Ben de bir kaç saat sonra Muhittin efendinin karşısına.

“Sen bunu nasıl yaparsın?” diye başlar bağırmaya Muhittin efendi.

Aynı ses tonu ile karşılık veririm bende.

“Bizler zümremizin onuru için buradayız. Her şeyi göze almışız. Gerekirse daha da fazlası olur.”

“Ya öyle miii? Görüşürüz bakalım!” der.

“Görüşelim. Elinden geleni ardına bırakma. Unutma ki sen bu felsefe ile Kunta Kinte dahi olamazsın. Çünkü zaman zaman onlar dahi yapılan haksızlıklara baş kaldırabilmişlerdir.” derim. 

Çok kızar bu sözlerime. Ama yapabileceği fazlaca da bir şey yok. Sadece yetkisini kullanıp, hücreye atabilir. Ve onu da yapıyor.

* * *

Biz, tutuklanan ilk 10 kişi birinci koğuşta yatıyoruz. Yani, ceza ve tutukevinin sol tarafında. Bu sol taraf üç koğuştan oluşuyor. Sağ tarafta bunun simetriği. Koğuşların önündeki koridorda iki hücre var. İkişer metrekarelik. Bunların demir kapılarında da 20’ye 15 santim genişliğinde bir mazgal. Gereğinde konuşulsun, yemek, su verilsin diye. Oh be, kurtuldum tecrit cezasından. Burası koğuştan daha rahat. Çünkü en azından koridorda neler oluyor görebiliyorum.

Öğle yemeğimi getiren ere usulca soruyorum;

“Bizden başka tutuklananlar oldu mu?”

“Evet” diyor. “Dün (16 0cak) 10 kişi daha geldi. Onlar da ikinci koğuşta. Üçüncü koğuşu da bugün hazırladık. Bugünde 10 kişi gelecekmiş herhalde.”

“İkinci koğuşa gelenler kimler, biliyor musun?”

“Bilmiyorum” diyerek karşılık veriyor kısaca.

Mevsim kış. Hava soğuk. Eskişehir'in zemherisi yani. Havalar da çabucak kararıyor. Hoş kararmasa ne fark eder? Hiç bir yerden gün ışığı sızmıyor ki.

Akşama doğru bir hareketlilik başlıyor. “Herhalde üçüncü koğuşun da misafirleri geliyor olsa gerek” diyorum kendi kendime. Zaten başka kime diyebilirim ki, kim var ki yanımda? 

Evet, bir müddet sonrada ayak sesleri gelmeye başlıyor, sessizlik koridorundan. Dikkatle bakıyorum, 20’ye 15 santimlik mazgal deliğinden koridora. “Kimler geliyor acaba?” diyerek merakla. Recep, İbrahim ve Zafer… 10 kişilik ekipten üçünü fark edebiliyorum sadece. Üçü de devre arkadaşım. Üçü de uçak makinisti. Zafer en gerisinde yürüyor 10 kişilik gurubun.

“Şiştt… Zafer!.. N’aber?” diyorum.

“Koridorun loş ışığında sesin geldiği yöne çeviriyor başını. Daha alışmamış belli, gözleri bu loş ışığa.

Sesimden tanıyor;

“Sağol devrem…” ve yürüyor, koridorun sonundan gelen tazyikle. Başka ne diyebilir ki? Ne desin ki?”

Düşünüyorum. 

Demek 30 kişi olmuşuz, üç günde burada. Acaba diğer birlikteki arkadaşlarımızdan da tutuklananlar var mı? 

O sırada mazgaldan bir kâğıt uzatılıyor. “Bunu sana gönderdiler, ikinci koğuştan..”

Alıyorum gönderilen kâğıdı. İkinci koğuşta yatan arkadaşlarımızın isim listesi bu. Rahmetli Recep Oluk (1966/?) ve dokuz arkadaşı.

Saat 20.00 suları. Kapım açılıyor. Koğuşa gideceğim söyleniyor. 12 saat kadar kalmışım bu ucube yerde. Olsun!. Bir nebzede olsun bir şeyler öğrenebildim bu sayede. Muhittin efendi insafa mı geldi, yetkisi mi o kadardı, yoksa birileri mi daha fazlasına müsaade etmedi, bilemedim. Öğrenemedim.

Koğuşa dönüyorum. Ben onları, onlarda beni merak etmişler, bu 12 saatlik sürede. Can arkadaşlarım benim. Canım arkadaşlarım! 

Can arkadaşlıklar! Nerede o dostluk, o samimiyet? Nerede o günler? Emekli olalı tam 16 yıl geçmiş. Çoğumuz kaybettik birbirimizin izlerini. Belki de temelli kaybettiklerimiz de var, o can dostlardan, hayata elveda diyen. 

Bakın, artık o günler geride kaldı. Şimdi dertlerimizi paylaşacağımız, haklılığımızı haykıracağımız böyle bir sitemiz var. Girin bu siteye! Girin ki daha da güçlenelim. Sesimizi daha da uzaklara duyuralım. Haydi! Tıklayın klavyelerinize, bakın ne kadarda yakınız birbirimize.

KALBİ YUMRUK KADAR, YÜREĞİ MANGAL GÖNÜL ERLERİNE SELAM OLSUN.

okkes 4Saygılarımla.

Ökkeş Kadri BAÇKIR
Emekli Hava Asb. (1972-17)

Devam Edecek...

Kapak Resmi : Mustafa Aytar

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 3823 defa

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile