All for Joomla All for Webmasters
Cumartesi, 18 Temmuz 2015 23:31

Araştırmacı Yazar Hasip Sarıgöz ile söyleşi

Öğeyi Oyla
(9 oy)

"Tarih sizi çağırıyor" diyen alışılmadık bir çağrı ile tanıdık onu. Türk'ün karakterini deşifre etmek gibi iddialı bir konuda verdi ilk eserini. İkinci eserinde ise yine dikkat çekici bir soru sordu insanlığa, "hepsi tesadüf mü?" derken "Tarih tekerrürden mi ibaret?" şeklindeki alt başlığıyla ve kitabının tanıtım yazısındaki "Düşünün bakalım Tanrı zar atar mı?" diyen bir meslektaşımız "O". Evet Hasip Sarıgöz'den söz ediyoruz.

Şimdi sizleri Araştırmacı Yazar Hasip Sarıgöz'le gerçekleştirdiğimiz söyleşiyle başbaşa bırakıyoruz. Bu söyleşide soruları bir diğer Yazar Meslektaşımız Emrullah Özdemir hazırladı. Keyifli okumalar
  • Emekli Asubaylar : Merhaba Sayın Sarıgöz. Camiamızın yakından tanıdığı, başarılı iki esere imza atmış bir araştırmacı yazarsınız. Dilerseniz sohbetimize kim olduğunuzla başlayalım. Sizi daha yakından tanımak isteyen okuyucularımız için biraz kendinizden bahseder misiniz?
  • Hasip Sarıgöz : Tabi ki, memnuniyet duyarım. Öncelikle şahsıma ve meslek camiamızın içinden çıkardığı 8mümtaz değerlere göstermiş olduğunuz yakın ilgi ve destekleriniz nedeniyle, “emekliasubaylar.org” internet sitesine ve siz değerli yöneticilerine çok teşekkür ederim. Çünkü sizlerin bize olan yakın ilgi ve samimi destekleriniz; biz yazar, çizer ve diğer sanat erbabı astsubaylarımızın başarılarına başarı katmakta ve çok daha önemlisi yeni yeni eserlerin ortaya çıkmasında itici bir güç oluşturmaktadır.
  • Evet, şimdi de biraz kendimden bahsedeyim. İnsanoğlunun yaptığı başarılı bir uzay yolculuğu sonunda ilk defa 16Ay’a ayak bastığı yıl olan 1969 yılında ve aynı zamanda Peygamber efendimizin doğum günü olan Nisan ayının 20’sinde, Afyonkarahisar’ın Sandıklı İlçesinin Yavaşlar Köyü’nde, çiftçilikle uğraşan bir ailenin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Dünyaya geldiğim yer; güzel yurdumuzun, Ege Bölgesi’nin ücra bir köyü idi… O yıllarda Anadolu’daki birçok köy ve kasaba gibi Köyümüz de; elektriğin nedir bilinmediği, geceleri gaz lambaları ve el kandilleri ile aydınlanan, suyun sadece kuyu ve çeşmelerden karşılandığı, Almanya’ya çalışmaya gidenlerin dışında halkının tamamının çiftçilik ve hayvan yetiştiriciliğiyle uğraştığı, neredeyse tek teknolojik aletin radyo olduğu yurt köşelerinden birisiydi. Rahmetli babamın benim doğduğum yıl yurt dışına işçi olarak gitmesiyle, çiftçi çocuğu olmaktan işçi çocuğu olmaya terfi etmiştim. Rahmetli babam yılda sadece bir aylığına izne gelirdi, tam kendisine alışmak üzereyken de izni biter ve yurt dışına geri dönerdi. Bu nedenle beni, çok sevdiğim ve asla hakkını ödeyemeyeceğim rahmetli dedem Hasip Sarıgöz yetiştirmiştir. Okuma yazması olmayan bu adamın cahil değil, tam tersine aksakallı bir bilge olduğunu ise sonraki yıllarda keşfedecektim. Bu nedenle “izlervegizler.com” adlı internet sitemde “Dedemden Duyduklarım” başlıklı bir bölüme yer verdim. Toplamda beşkardeşiz, dört kız bir oğlan, ben ortancalarıyım. İlkokul çağlarımda bir koyun sürümüz vardı, yazları yaylaya çıkardık ve ayrıca çiftçilikle de uğraşmaktaydık. İlkokul ve Ortaokulu sonradan Kasaba olan köyümüzde bitirdim. Ondan sonra lise eğitimine devam edebilmek için köyümüzden ayrıldım. Ayrılış, işte o ayrılış… Liseyi Sandıklı Endüstri Meslek Lisesinde okudum. Lise ikinci sınıftayken, ani bir kalp krizi nedeniyle rahmetli babamı çok genç bir yaşta kaybettik. Babamın kaybı ile birlikte ailece, kendimizi büyük bir ekonomik krizin içinde bulduk. Tabiri caizse, meteliğe kurşun atar vaziyetteydik. Bu yüzden annem, kız kardeşlerim ve ben gündelik işler dâhil, bulabildiğimiz her işte çalıştık. Liseyi bitirdiğim yıl hala ayağımda kara lastik ayakkabılar vardı ve bir kabanım dahi yoktu. Hayallerimi ise tarih ve edebiyat öğretmenlikleri süslüyordu. Sonuçta nasip ve kısmet neyse o tecelli ediyor. Oldukça başarılı geçen ilk, orta ve lise eğitimimin ardından, Üniversiteyi kazandığım halde ekonomik imkânsızlıklar nedeniyle rotamı askeri okuldan yana çevirmek zorunda kaldım.
  • E.A. Kişisel tarihinizin bu bölümü özellikle 70’lerin sonu ve 80’lerde askeri okullara giren birçok meslektaşımızdan işittiğimiz tanıdık bir hikâye. Fakir memleket ve kendine kısa yoldan bir meslek kazandırmaya çabalayan zeki çocuklar diyebilir miyiz?
  • H.S.: Evet… Derken kendimi, 1985 yılının Eylül ayında İstihkâm Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı’nda askeri öğrenci olarak buldum. Denizi de ilk defa burada, yani İzmir’de gördüm. Askeri okulun bitmesini müteakip Astsubay naspedildim ve sırasıyla Balıkesir’in Edremit İlçesi, Ardahan’ın Göle İlçesi, Kıbrıs, Kırklareli’nin Vize İlçesi, Tunceli, Erzurum ve İstanbul illeri ile yurt dışında Kosova’da; İş.Mak.Opr.lüğü, Ks. K.lığı, Tk.K.lığı, ve Ş.Md.lüğü gibi çeşitli görevlerde bulundum. Ayrıca, bölücü terör örgütüne karşı yürütülen İç Güvenlik Harekâtlarına da katıldım. Halen Çanakkale’nin Gelibolu İlçesi’nde ikamet etmekte ve görevimi şimdilik kaydıyla burada sürdürmekteyim. Evli ve bir çocuk babasıyım. Üniversite mezunuyum, İngilizce bilmekteyim, iyi derecede kayak sporuyla ve zaman zaman da karakalem resim sanatıyla uğraşmaktayım. Ancak asıl zamanımı tarih araştırmaları, kitap ve makale çalışmaları almaktadır. Tabiri caiz ise bir koltukta iki karpuzu taşımaya çalıştığım için tam bir zaman fakiriyim. Gündüzleri görevimin bir gereği olarak devlete, akşam ve geceleri ise yürekten gönül verdiğim milletime hizmet edebilmek için var gücümle çalışmaktayım.
  • E.A. : Yazmak ciddi anlamda meşakkatli, zaman ve daha da önemlisi yetenek isteyen bir uğraş. Kaleme aldığınız eserlerde güçlü anlatım tarzınızın öne çıktığını belirtmeliyim. Bunun yanı sıra oldukça kapsamlı bir araştırma sürecinden geçtiğinizi düşünüyorum. Bizlere eserlerinizin vücuda geldiği bu süreci biraz anlatır mısınız?
  • H.S. : Aslında her şey bir şeylere gönül vermekle başlıyor. Ondan sonrası ise teferruattan ibaret oluyor. Gönlünde ülküsü ve kafasında gidilecek menzili olanları uyku tutmazmış, benimkisi o hesap. Yoksa aynen ifade ettiğiniz gibi yazmak çok ciddi ve meşakkatli bir uğraştır, zaman ister, yetenek ister ve daha da önemlisi sürekli fedakârlık ister. Üstelik bunu sadece sizden değil ailenizden de ister. Hele benim yapmaya çalıştığım gibi, tarih/araştırma dalında ve Türk milleti odaklı olarak bilimsel bir şeyler üretmeye çalışıyorsanız işiniz çok daha zor ve durum oldukça ciddi demektir. Olayın gerçeklik boyutu vardır, delil boyutu vardır, hukuk ve ceza boyutu vardır, milli boyutu vardır ve ayrıca psikolojik ve sosyolojik boyutları vardır. Hepsine çok dikkat etmeniz gerekir. Yoksa hiç yoktan birçok problemle aynı anda uğraşmak zorunda kalabilirsiniz. Eserlerimde güçlü bir anlatım tarzı olduğunu ifade etmeniz doğrusu çok hoşuma gitmiş ve beni onurlandırmıştır. Tabi güçlü bir anlatım ortaya koyabilmek için bazı şeylerin bir arada bulunması gerekiyor. Bunlar güçlü bir istek, yetenek, çok okuma, çok yazma ve çok araştırmadır. İlk olarak ortaokul yıllarımda yazdığım kompozisyonların öğretmenlerim ve arkadaş çevrem tarafından beğenilmesiyle bu konuda bir yeteneğim olduğunu keşfettim ve daima geliştirmeye çalıştım. İlk roman denememi de bu yıllarda yapmıştım. Yayınlanmış bir eser değildir, ama o yıllardaki yazdıklarıma bugünün gözlüğüyle baktığımda, hiç de fena olmadığını düşünmüşümdür. Ömrüm boyunca gönül verdiğim ve ilgi duyduğum konularda sürekli olarak okudum yazdım ve araştırdım. Yetenek konusu Allah’ın takdiri olup, eserlerimle birlikte ortaya çıkan sonuç ise sizlerin ve okurlarımın takdiridir.
  • Türk milletine olan özel ilgim nedeniyle sürekli olarak milletimiz ile ilgili okuma ve araştırmalar yaptım. Daha sonra belli bir birikim oluşmaya başlayınca bu birikimlerimi daha sistematik olarak arşivlemeye ve depolamaya başladım. Öyle bir zaman geldi ki, kendi kendimi sorgulamaya başladım. Bu bilgi ve birikimler ne olacaktı? Sadece kendim için mi kullanacaktım? Peki, ya sonra benimle birlikte yok olup gitmeli miydi? Cevabım kesinlikle hayır idi. En çok bildiğim konularda milletime hizmet etmeliydim, milletime bir faydam dokunmalıydı. Üstelik kendi düşünceme göre milletimin de buna ihtiyacı vardı. O zaman daha önce yapılmayan bir şeyleri yapmaya ve en iyi bildiğim şeyi yazmaya karar verdim. Tabiri caizse bulut artık su zerrecikleriyle yeteri kadar yüklenmişti, artık güzel bir yağmur zamanıydı, yani yağmak zorunda kaldım :) Yazdığım şeyler ise büyük Türk milletinin ta kendisidir.
  • E.A. : Yazılan hemen her eserin arka planında bir hikâyesi vardır? Sizin eserlerinizde de böyle bir durum söz konusu mu?
  • H.S. : Çocukluğuma ait zar zor hatırladığım ilk şey; Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında köyümüzde geceleri uygulanan karartmaydı. Geceleri pencerelere kalın örtü veya battaniyeler germek suretiyle karartma yapıyorduk. Dedem rahmetlinin deyimiyle, Yonanlıların (Yunan) tayyareleriyle gelip bizi vurmalarından korkuyorduk. Kıbrıs’ta Yunanlılarla savaşıp birbirimizi öldürüp yok etmeye çalışıyorduk. Bu nedenle de gündüzleri köyümüzün iki minaresinden sürekli olarak oradaki şehitlerimiz için okunan salalar yükseliyordu. İlk defa bizim ayrı bir millet olduğumuzu ve Yunanlılar denilen birileriyle birbirimizi hiç de sevmediğimizi fark ettim. Başta rahmetli Dedem olmak üzere büyüklerimizden, Kurtuluş Savaşı, Kore Savaşı ve Kıbrıs Türk Barış Harekâtı’na ait anı ve menkıbeleri dinleyerek büyüdüm. Dedemin kardeşlerinden birinin Yemen’de kaldığını diğerinin de Kurtuluş Savaşı’nda ve memleketim olan Afyon’daki muharebelerde şehit olduğunu gözyaşları içerisinde anlatan dedemden defalarca dinledim. Evet, biz farklıydık; etrafı azılı düşmanlarla dolu zor bir coğrafyayı vatan yapmış, savaşçı, özverili ve özel bir millet idik…
  • Türk milletini ilgilendiren konularda okumaya başlamam ise çok daha ilginçtir. İlkokulda okumayı henüz söktüğüm zamanlardı… Evimizin alt katı hayvan ahırı olarak kullanılmaktaydı ve ahırın hemen yanında bidonlarda peynirin, çuvallarda unun, tuzun, küp içerisindeki turşuların, ekmek yapma araç gereçleri ile buna benzer malzemelerin muhafaza edildiği derme çatma bir oda vardı. Bir gün bu odada ne var ne yok diye bakınırken orada tesadüf eseri (acaba tesadüf müydü?) bir kitap buldum. Bu kitap bir tür çizgi romandı ve üzerinde “Karaoğlan” yazıyordu. Evet, şu Suat Yalaz’ın ünlü Karaoğlan’ıydı. Kitabı aldım ve hemen okumaya başladım. Öyle çok hoşuma gitmişti ki, elimden neredeyse hiç bırakmadan hemen bitiriverdim. Ardından ailemden bu kitaptan istedim. Elime geçen ikinci çizgi romanın adı ise “Yüzbaşı Volkan” idi. Devamını ise yine Karaoğlan’ın farklı basımları ile “Deli Balta”, “Kara Murat” ve benzeri çizgi romanlar izledi. Bu kitaplar ve bu kitapların ete ve kemiğe büründürdüğü Türk kahramanları Türklük bilincimin ve İslamiyet şuurumun ilk nüvelerini oluşturmuştur. O malzeme odasında Karaoğlan çizgi romanını bulmamış olsaydım belki de hayatım farklı bir biçimde şekillenecekti… İşte kader denilen şey bence bunun ta kendisidir. Aradan yıllar geçti okuduğum eserler daha akademik eserlere, yaptığım çalışmalar da daha profesyonelce çalışmalara dönüştü. Bugün için, iyiye güzele, doğruya ve başarıya giden kutlu yolda, büyük Türk milletine zerre kadar hizmet edebilmişsem bu benim için büyük bir bahtiyarlıktır. Ne mutlu bana, ne mutlu hizmet edebilenlere.
  • E.A. : “Türk’ün Karakterinin Deşifresi” isimli ilk eseriniz kitap dünyasında oldukça başarılı bir yer edindi. Türk toplumunun tarihten günümüze güçlü ve zayıf yönlerini detaylı şekilde analiz ettiğiniz bu eserin bir yazar için cesaret isteyen bir çalışma olduğunu düşünenlerdenim. Çünkü bizler; gururumuzu okşayan güçlü yanlarımızın ön plana çıkarılmasına alışkın, zayıf yanlarımızla yüzleşmekten kaçınan bir milletiz. Bu noktada en çok merak ettiğim, “Türk’ün Karakterinin Deşifresi”ne okuyucularınız tepkileri nasıl oldu?
  • H.S.: Evet, insanlar genellikle iyi, güzel ve doğru taraflarının ön plana çıkarılmasından hoşlanıyorlar, diğer 1taraftan ise; kötü, başarısız ve zayıf yönleriyle yüzleşmekten kaçınıyorlar. Aslında bu durum birçok millette olduğu gibi Türk milleti için de genellikle böyledir. Fakat tabiri caizse, eğer sık sık fırtınaların koptuğu bir denizde ve bu denizde bir menzile ulaşmaya çalışan bir gemideyseniz; fırtınaların kopacağı zamanları da, geminizin güçlü yanlarını ve özellikle zayıf taraflarını da görmek bilmek ve dikkate almak zorundasınız. Problemlerle yüzleşmek ve ona göre gereken tedbirleri zamanında almak zorundasınız, yoksa kaybedersiniz. Ben şahsen herhangi bir hastalık ya da bir problem sahasında doğru teşhis olmadan doğru tedavi olamayacağını bilen bir insanım. Milletime olan sonsuz sevgim ve derin muhabbetimden dolayı her şeyi göze almak suretiyle eserimi, milletimin kötü veya zayıf yönleriyle yüzleşebilmesini sağlayacak şekilde ve sadece tarihi ve içtimai olguları esas alarak ve ayrıca bilimi rehber edinerek yazdım. İşte bu yüzden şerefli üniformasını yıllardır onur ve gururla taşıdığım ve her Türk’ün gözbebeği olan ordumuzu da bu kitapta eleştirdim. Çifte standartları, haksızlıkları ve hukuksuzlukları göz önüne sermeye çalıştım. Bundaki amacım ise, hiç şüphesiz mensubu olmaktan şeref duyduğum kahraman ordumuzun, kendi içinde olumsuz olarak addedilen bazı şeylerle yüzleşerek çok daha güçlü, kendi içinde huzurlu ve düşmana karşı ise kesin olarak daha caydırıcı bir güç olmasına katkı sağlamaktır. Türk karakter özelliklerinin kötü ve olumsuz taraflarını da ortaya koymak, tabi ki bu durum yazar açısından mutlak bir risktir. Umudum ise milletimizin bu yüzleşmeden elde edeceği kazanımlar ve en önemlisi bilinç yoluyla zayıf taraflarını güçlendirmesidir. Yani bir insan veya bir millet, örneğin asimilasyon yoluyla kendisinin çok kolay değiştirilip dönüştürülmek suretiyle yok edilebildiğini bilip anlamaz ise, çok unutkan olduğunun farkına varmazsa kendini nasıl koruyacaktır? Nasıl bir tedbir alacaktır? Bir örnek daha vermek gerekirse, bir insan düşünelim, bu insan kendisinde bir bel fıtığı rahatsızlığı olduğunun farkında değil ise, doğal olarak kendisi için hamallık mesleğini seçmekte bir sakınca görmeyecektir. Peki, sonuç ne olur? Tam bir facia! İnsanların olduğu gibi milletlerin de yatkın oldukları ya da olmadıkları konular vardır. Kendisinde heykel yontma kabiliyetinin hiç olmadığını bilmeyen bir insanın heykel yontmaya kalktığını düşünün, sonuç her halde bir ucube olur. İşte onun için kişi veya milletlerin güçlü ya da zayıf taraflarını bilerek buna göre hareket etmelerine bilinçlenme ve bilinçli davranma diyoruz. Bunu sağlayabilmek için yazar, çizer, şair ve sanatçı bu millet her kimi yetiştirmişse o kişiler her türlü tepkiyi göze alıp milli bilinçlenmeye hizmet etmelidirler. Karşılığında ise maddi hiçbir beklentiye girmemelidirler. Çünkü uzun vadedeki manevi kazançları onlara yetecek ve artacaktır.
  • İlk kitabımın yayınlamasının ardından okuyucularımdan oldukça olumlu tepkiler aldım. Yazıp çizdiklerim genellikle beğenildi ve amacına hizmet etti. Öyle zamanlar oldu ki, yaşlı başlı okurlarımın beni arayıp gözyaşları içerisinde teşekkür etmeleri ve bana dua etmeleri, şahsımı çok duygulandırmış ve ziyadesiyle onurlandırmıştır. Çok fazla değil, ama bazen olumsuz tepkiler de aldım. Bazen ırkçılıkla, bazen dincilikle ve nadiren de hainlikle suçlandığım oluyor. Bu tip tepkiler, gizlenmiş bir telefon numarasından küfürlü aramalar, hakaret ve tehdit içeren e-postalar şeklinde olabiliyor. Tabi ben bu kişileri affediyorum. Çünkü onlar beni tanıyan ve eserlerimi okuyan kimseler değil. Eserlerimi ve makalelerimi okumalarını gerçekten çok isterdim. Biliyorum ki okudukları ve anladıkları zaman verecekleri tepkiler çok farklı olacaktır. Zaten hiç kimse kafamıza silah dayayıp bize bu eserleri yazdırmıyor. Eğer bir idealiniz var ve bunun için yazıyorsanız, bazı olumsuzluklara ve tepkilere elbette göğüs gereceksiniz.
  • E.A. : Şimdi dilerseniz biraz da ikinci eserinize değinelim. “Hepsi Tesadüf mü?” Genel bir bakış açısıyla insanlık tarihinin kendini tekrar ettiği tezinin üzerine kurulmuş bir eser. Ayrıca Atatürk’e ait ilginç anılardan, Altın Oran’a çok geniş bir yelpazeyi kapsayan konuları içeriyor. Tüm bu konuları tek bir potada eritmek kolay olmasa gerek. Bu bağlamda, eserin okuyucuya iletmek istediğiniz mesajına değinebilir miyiz?
  • H.S. : İlk kitabım 510 sayfalık bir eserdi, ikinci kitabım olan “Hepsi Tesadüf mü?” adlı çalışmam ise 270 sayfalık bir eser olarak okuyucularımızın karşısına çıktı. İkinci eserim birinciye nazaran daha az sayfayı barındıran bir eser olmasına rağmen, aldığı zaman ve araştırma yönüyle birincisinden çok daha fazla emek verilmiş bir eserdir diyebilirim. Çünkü baştan belirlediğiniz bir konuyu ele alıp onun üzerinde kapsamlı araştırmalar yapmak daha kolay ve çok daha sistematik bir sistemdir. Kaynaklara kolay ulaşırsınız ve iyi bir incelemeyle başarı şansınız çok daha yüksektir. Hepsi Tesadüf mü? Gibi bir çalışmada ise, neredeyse yüzlerce yıl ara ile tekerrür etmiş ve birçok yönüyle aynılık taşıyan kişi ve olaylar ile tarihi vakalar arasındaki bağlantıyı keşfetmek çok kolay olmuyor. Yine yaşanan tarihi olayların, tarih aynasından bizlere vermekte oldukları gizli, gizemli veya imalı mesajlar, izler ve işaretler vardır, fakat bu mesajları fark etmek genellikle çok zordur. Buradaki kritik anahtar; tarihi olaylar konusunda çok okumak, çok araştırmak, bütün konu ve olaylara herkesin baktığı bakış açıları dışında başka başka açılardan bakmak, şüpheci olmak ve beyninizde ampul yandığı anda hemen o konuyu yazmaktır. Bazen ortaya çıkarabildiğim gizemli bağlantılara kendim bile şaşırmışımdır.
  • İkinci kitabım da esas itibarı ile ilk kitabım gibi, yine milli bilinçlenmeye hizmet eden bir çalışmadır. Çünkü 21bana göre milletimizin gerçek anlamda kurtuluşu ve refahı milli bilinçlenmeyle gerçekleşecektir. Yaşanmış ve yaşanmakta olan olaylara okuyucunun farklı bir bakış açısı ile bakabilmesini amaçlayan ve bu yönüyle okuyucuya farklı bir gözlük hediye eden, ilginç ve gizemli bir çalışmadır. Kitapta tarihsel sırlar da diyebileceğimiz birbirinden ilginç tarihi, beşeri ve tabii olaylar özenle bir araya getirilmiş ve çarpıcı bir kompozisyonla okuyucuya aktarılmaya çalışılmıştır. İddiam odur ki, okuyucularım bu kitabı okuduktan sonra hayata ve birçok olaya olan bakış açıları değişmiş olacaktır. Başka bir tabirle, olaylara bakışı ve olayları sorgulama kapasiteleri artmış, gözlerine farklı birer gözlük daha takmış olacaklardır. Yani o güne kadar görmedikleri, duymadıkları ve fark etmedikleri birçok şeyi görmeye, duymaya ve fark etmeye başlayacaklardır, üstelik artacak olan analiz yetenekleriyle olayların perde arkasını da sezmeye başlayacaklardır. Bu kitabın yazılmasındaki amaçlardan biri de; okuyucuyu düşündürmek, görüş açısını ve ufkunu genişletmek ve bazı şeyleri yeni bir bakış açısı ile yeniden sorgulamasını sağlamaktır. Belki o zaman yaratıcıyı daha iyi anlarız, başımıza örülen çorapları daha iyi görürüz, belki tezgâhlananların farkına çok daha önceden varabiliriz, belki de gelişecek olan farkındalığımızla daha iyiye, daha güzele ve daha doğruya giden yeni bir yol daha keşfederiz. Kim bilir? Eğer hayatta tesadüfe yer olduğunu düşünüyorsanız, tesadüf zannedilen konu ve olayları titizlikle mercek altına alan bu kitapta; düşüncelerinizi zorlayacak kadar çok, ilginç, gizemli ve garip olaylara tesadüf edeceksiniz. Bazen çok şaşıracak, bazen de şok olacaksınız ve tesadüf olayını bir kez daha sorgulamak zorunda kalacaksınız. Bu eser, okumazsanız eksik kalacağınız, okuduğunuzda ise hem çok faydalanacağınız hem de uzun süre etkisinden kurtulamayacağınız eserdir.
  • Peki, şimdi de ben size soruyorum, birbiriyle birçok benzerlik veya paralellik taşıyan konu ve olayların Hepsi Tesadüf müdür? Bu kadar muntazam bir kurgu ve bu kadar hassas dengelerin hâkim olduğu bir evrende, her şeyin yaratıcısı olan Yüce Allah, tesadüfe yer bırakacak şekilde zar atar mı?
  • E.A. : Peki Sayın Sarıgöz, tezgâhınızda bizleri bekleyen yeni bir çalışmanız var mı?
  • H.S. : Evet, var. Biz yazarlar bir kez yazmaya başladık mı kolay kolay durmayız, çünkü edindiğimiz bilgiler ve vakıf olduğumuz gerçekler bizi rahat bırakmaz. Özellikle bu günlerde tamamlamak üzere olduğum yeni bir eserim var. 2013 yılından bu yana uykularımdan dahi feragat etmek suretiyle bu eserim için çalışmaktayım. Bu son çalışmamdan kısaca bahsedecek olursak; tarih boyunca Türk milletine atılan kazıkları, oynanan oyunları, kurulan tezgâhları, başımıza geçirilen çuvalları ve bu olayların perde arkaları ile kamuoyu tarafından bilinmeyen yönlerini milletimizin gözlerinin önüne sermeye çalıştığım bir eser olacaktır.
  • Fakat okuyucularım bu kitabı okurken maalesef ki, gururlanamayacak, sevinemeyecek ve gülümseyemeyecekler. Okudukça bazen dişlerini sıkacaklar, dudaklarını ısıracaklar, belki de kaburgaları ciğerlerinize batıyor gibi olacak… Düşünecekler ve düşündükçe yumruklarını sıkacaklar, bazen gırtlakları düğümlenecek, gözyaşlarını tutamadıkları anlar olacak ve hatta nefes almakta zorlanıyor gibi hissetmeleri bile mümkün olacak… Kitabı bitirdiklerinde ise çok daha bilinçli, çok daha kararlı, vatan ve millet düşmanlarıyla sonuna kadar mücadele etmeye son derece azimli ve büyük Türk milletine hizmet etmeye çok daha hazır olacaklardır. İsterseniz bu söyleşiye özel olarak ilk defa, yeni çıkacak kitabımın ismini de açıklayayım. Okurlarım kısa bir süre içinde “Türk’ün Çuvalla İmtihanı” ile buluşmaya ve Türk tarihinin gizlenmiş entrikalarıyla yüzleşmeye hazır olsunlar.
  • E.A. : Ülkemizde yayın piyasasının oldukça değişken ve hızlı olduğu hepimizde malum. Okuma oranının oldukça düşük olduğu bir toplumda şaşırtıcı bir şekilde kitap yayınlanma oranı oldukça yüksek düzeylerde. Kitap dünyasını yakından takip eden ehil isimler, bu durumun sorumlusu olarak yalnızca ticari amaç güden yayınevlerini gösteriyor, eserin kalitesine ya da yeterliliğine bakmadan ücret karşılığında kitap basılmasını “Yazar Kirliliği” olarak nitelendiriyorlar. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz ve bunun yazarlık kariyerinizi olumsuz etkilediğini düşünüyor musunuz?
  • H.S. : Aslında bu piyasanın içine girinceye kadar buranın da bir “Kurtlar Sofrası” olduğundan tamamen bihaberdim. İnsan içine girdikçe öğreniyor ve gerçekleri anlıyor. Bir eser ortaya çıkarmak uğruna yıllarınızı verirsiniz, uykunuzdan, sosyal yaşantınızdan ve ailenizden dahi ödün verirsiniz her türlü fedakârlığı yaparsınız ama yayıncılara gittiğinizde eserlerinizi çok beğenseler dahi sizden üstüne bir de para isterler. Bu konu yazarlarımız açısından tam bir hayal kırıklığı ve büyük bir haksızlıktır. Hiçbir yayınevi maddi yönden kendini riske atmak istemez, ilk düşündükleri şey bütün riskleri öncelikle yazara yüklemektir. Sonra kitabınızın içeriğini kendi yayın politikalarına göre değiştirmek isterler, değişikliği kabul ederseniz artık o eser tamamen sizin eseriniz olmaktan çıkar, yani sıkıntılı bir durumdur. Tabi okurlarım müsterih olsunlar kendi kitaplarımda bir cümle dahi değiştirilmemiştir. Olayın bir başka yönü de piyasaya oldukça yüksek sayıda kalitesiz yayın sürülmektedir. Yani maddi olarak çok güçlüyseniz ve yazdığınız kitap çok kalitesiz ve içerik olarak boş bile olsa parayı bastırdığınız zaman yayınlatabilirsiniz, biraz daha parayı bastırırsanız iyi bir reklam programıyla birçok kaliteli eseri gölgede bırakarak popüler ve çok satanlar listesinde yerinizi alabilirsiniz. Durum böyle olunca benim gibi reklamasyon için bir tek kuruş dahi harcamamış yazarların şansı doğal olarak çok azalıyor. Ancak eseriniz gerçekten değerli bir çalışma ise reklamsız da çok satanlara girebiliyorsunuz. Benim her iki kitabım da bu şekilde defalarca çok satanlar listesine girmiştir. Yalnız buna rağmen şunu ifade etmeliyim ki, bana Türkiye’de pazarlanması en zor şey nedir diye sorarsanız ben size hiç tereddütsüz kitaptır derim. Çünkü Türkiye 5 liraya kahve içip 10 liraya falına baktıran ama 5-10 lira verip bir kitap almayan insanların çoğunlukta olduğu bir ülkedir.
  • Aslında biz yazarlar her türlü olumsuzluğa rağmen eser üretenleriz ve maalesef ki akıntıya karşı kürek çekenleriz. Çünkü sizin de bahsettiğiniz gibi ülkemizde maalesef kitap okuma oranı çok düşük. Kitap okuma oranları konusunda yapılan istatistiklere göre, eğer yanılmıyorsam bizim ülkemizde yılda altı kişiye bir kitap düşerken bu oran Avrupa’da bir kişiye altı kitap civarındadır. Okuma oranları Japonya gibi ülkelerde Avrupa’dan çok daha yüksektir. Ülkemizdeki oranlara baktığımızda eğer millet olarak bu oranları yükseltemezsek, gelecekle ilgili biz yazarların da milletimizin de herhangi bir şansı olamaz. Çünkü milletlerin gelişmişlik oranları ile okuma oranları arasında çok büyük bir paralellik bulunmaktadır. Rahmetli dedemin ben daha çok küçükken bana öğüt vermek için söylediği bir söz vardı. Bana derdi ki; “- Oğlum mutlaka oku oku ve adam ol. Çünkü okursan paşa olursun okumazsan maşa olursun” Eğer milletimizin okuma oranlarını yükseltemezsek; milletimizi başka milletlerin maşası, uşağı ve çok daha ötesi kölesi olmaktan kurtaramayız. İster kabul edelim ister kabul etmeyelim, geleceğin savaşları bilgi savaşları, imparatorlukları da bilgi imparatorlukları olacaktır. Bu acımasız dünyada başarıyı sağlayacak olan toplumlar da mutlaka ve mutlaka bilgi toplumu olacaklardır. Anahtar kelime okumaktır. Zaten Yüce kitabımız Kuran da söze OKU diyerek başlamıyor mu?
  • E.A. : Biz sizi ve başarılı çalışmalarınızı gazete, dergiler ve özellikle sosyal medya üzerinden takip etmeye çalışıyoruz. Kitaplarınızın tanıtımı, okuyucuya ulaştırılması, imza ve söyleşi günlerinize camiamızın ve genel okuyucu kitlesinin ilgisini nasıl buluyorsunuz? Camiamızdan yeterince destek gördüğünüze inanıyor musunuz?
  • H.S.  : Türkiye’de 30’ün üzerinde il ve ilçe ile yurt dışında kitap tanıtım ve imza günü etkinlikleri düzenledim ve yurt içindeki birçok büyük kitap fuarına katıldım, katılmaya da devam ediyorum. Tabi ki, çok sağ olsunlar10 yurt içindeki imza günlerinin birçoğu TEMAD’ın organizasyonları ile hayata geçirilmiştir. Bu yönüyle meslek camiamızın destek ve ilgisi asla yadsınamaz. Bu vesile ile TEMAD Genel Başkanımıza, kıymetli ekibine ve bizleri sahiplenen TEMAD şubelerine buradan teşekkürlerimi ve saygılarımı iletmek isterim. Bu şubelerin arasında Gölcük TEMAD ilçe Başkanlığı’nın ayrı bir yeri vardır. Bu şube şahsıma ve diğer yazar meslektaşlarımıza daima sahip çıkmış ve çıkan her eserimizi tanıtmak üzere bizleri daima davet etmişlerdir. Lakin “verilmiş olan destekler yeterli midir" derseniz, şahsi görüşüme göre yetersizdir. Camiamızın ve özellikle emekli meslektaşlarımızın çok önemli maddi sorunları vardır ve mücadelemizin bir kanadını da bu sorunun çözümü oluşturmaktadır. Bu durumu görmezden geldiğim zannedilmesin. Ama müsaade ederseniz verilen desteğin neden yetersiz olduğunu konuyu biraz daha açarak şöyle açıklayabilirim. Biz asubaylar kabaca 100.000'i çalışan ve 200.000’i emekli olmak üzere 300.000 kişilik 5bir camiayız, bu sayıya doğal olarak çalışan ve emekli ailelerini de eklersek tam 1.000.000’luk büyük bir aile oluyoruz. Şimdi emekli meslektaşlarımızı ve ailelerin tamamını bir yana bıraksak dahi, sadece çalışanlar yaklaşık 100.000 ediyor. Bu rakamın sadece % 10’u eserlerimize ilgi göstermiş olsaydı, hem benim hem de diğer yazar kardeşlerimizin kitapları her baskıda 1000’er adet olmak üzere en az 10 baskı yapmış ve 10.000’er adet satmış olurdu. Toplamda 1.000.000’un sadece % 5’i ilgi göstermiş olsaydı 50.000’er adet satmış olurdu. Bu rakamlar da yazarlarımızı, davamızı ve asubayları Türkiye’nin gündemine oturtmaya yeterdi. Ama maalesef ki, bu böyle olmadı. Asubayların yazdıkları kitaplar içerisinde, kitabın konusu ve içeriği asubay olan tek eser Sayın Sami Başkaya’nın “Prangalı Düşler” adlı eseridir. Eser bu yönüyle özeldir. Bu kitap bile bildiğim kadarıyla sadece 5-6 binde kaldı. Diğer kitapların satış rakamları ise daha aşağılardadır. Konumuza ayna tutması açısından bu konuda çok üzüldüğüm bir anımı da anlatmadan geçemeyeceğim. Geçen yıllarda TEMAD tarafından 3İzmir’de yapılan bir etkinliğe davet edildik ve bu etkinliğe ben, Sayın Emrullah Özdemir, Sayın H. İhsan Sönmez ve Sayın Zeynep Batımor Hanımefendi iştirak ettik. Etkinliğe katılan meslektaşlarımızın sayısı 3000 kişi civarındaydı. Şimdi sıkı durun, böyle yoğun katılımlı bir etkinlikte dahi, yazarlar olarak her birimizin imzaladığı kitap sayısı sadece10-15 civarındaydı. Benim imzaladığım kitap sayısı ise sadece 12 idi. Sanırım sadece bu örnek bile ne demek istediğimi anlatmaya yetiyordur. Böyle durumlar zaman zaman bizleri umutsuzluğa sürüklemiyor değil, bazen şevkimiz de kırılıyor ama hangi iş kolay ki? Onun için bizler, gönül verdiğimiz eserlerimizi yazmaya, milletimize ve camiamıza hizmete devam edeceğiz. Şahsen ben bu kutlu yola çıkarken, maddi veya manevi hiçbir beklenti içinde olmadım, bundan sonra da olacağımı sanmıyorum.
  • E.A. : Sizi örnek alarak yazarlık kariyerine adım atmak isteyen okurlarınıza ve meslektaşlarımıza tavsiyeleriniz nelerdir?
  • H.S. : Bilinmelidir ki hayat sadece yemek, içmek, gezmek tozmak ve para kazanmaktan ibaret değildir. Yaşamımız içerisinde, sadece mesleğimizi mesaide iyi yapıyor olmak hayatın anlamı açısından yeterli değildir. Aslında her insanın yaşama ve yaşamını sürdürdüğü topluma ve dünyaya artı olarak katma bir değer kazandırma görev ve sorumluluğu da vardır. En azından ben şahsen böyle değerlendiriyorum. Sitenizde de belirttiğiniz gibi adını Ulu önder Atatürk’ümüzün bizzat koyduğu “Asubay”lar, atasına ve aziz milletine layık, büyük ve başarılı işler yapmak zorundadır. Bu görev; tarihi, milli ve insani bir görevdir. Mesele, vatan ve millet sevgisidir. Sevginin tezahürü ise hizmettir. Asıl mesele bu cennet vatan ve bu büyük millet için taşı taş üstüne koyabilmektir. Erdem ise her olaya bu gözle bakabilmektir. Emin olun ki, her birimizin ilgi duyduğumuz kendi alanlarımızda verebileceğimiz hiç de küçümsenemeyecek katkılar mutlaka olacaktır.
  • Yazarlığa ilgi duyan meslektaşlarıma önerim ise, her şeyden önce kendilerine güvensinler, cesur olsunlar ve bir tarafından başlasınlar. Yaptıkları işi beğenmeseler ve yazdıkları yayınlanmasa dahi, kendilerine ve çevrelerine birçok olumlu katkıları mutlaka olacaktır. Bol bol tarih okusunlar, çünkü Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler başarmak için kendisinde kudret bulacaktır. Tabi ki, özellikle ilgi alanlarına giren kitapları okusunlar. Bir konu üzerinde uzmanlaşmaya çalışsınlar. Delilsiz hiçbir şey yazmasınlar, doğruluk, dürüstlük, iyi niyet ve erdem gibi değerlerden asla taviz vermesinler. Çoğu zaman yazabilmek için her şey hazır olmayacaktır, şartların tamamen olgunlaşmasını beklemesinler ve bir ucundan başlasınlar. Bilinmelidir ki, bazen kervan yolda düzülür.
  • E.A. : “emekliasubaylar.org” ailesi olarak bizler hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?
  • H.S.  : Çok Değerli “www.emekliasubaylar.org” Sitesi Yöneticileri ve emeği geçenleri olarak sizleri, böyle güzel bir siteye hayat vermiş olduğunuz için yürekten kutlarım. Site kısa bir zaman önce hizmete girmiş olmasına rağmen geniş bir okuyucu, yazar ve takipçi kitlesine hitap eder duruma gelmiştir. Sitenin çok aktif ve dinamik bir tarzda hazırlanmış olması önemli bir üstünlüktür. Ayrıca haberden, röportaja, başarı öykülerinden hukuki konulara ve diğer birçok alana ait bilgi ve belgeleri içeriyor olması önemli bir ayrıcalıktır. Astsubaylık mesleğine ve meslektaşlarımızın kişisel, sosyal, kurumsal, içtimai ve iktisadi gelişimlerine hizmet ediyor olmanız biz astsubaylar için son derece anlamlıdır. Siteye yeni eklenen “Astsubay Yazarlar Kütüphanesi” çok önemli bir hizmet olma yolundadır. Site Yazar astsubayların tamamını ve eserlerini bir arada tanıtmak suretiyle bir ilki gerçekleştirmiştir. Sitenin giderek daha dinamik, daha renkli ve daha işlevsel hale geleceğini şimdiden görebiliyorum. Emeği geçenlere teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunmaktan büyük bir mutluluk duymaktayım..
  • E.A. : Son olarak Asubay Toplumuna iletmek istediğiniz bir mesajınız var mı?
  • H.S. : Evet var. Emekli meslektaşlarımız bilsinler ki kendileri bizlerin yarınlarıdır. Her birimiz günü ve zamanı geldiğinde sizlerin saflarınıza katılacağız. Onun için sizlerin mutluluğu bizim mutluluğumuz olduğu gibi, yine sizlerin dertleri, mutsuzluğu ve sorunları da aynı zamanda bizim dertlerimiz, mutsuzluğumuz ve bizim de sorunlarımızdır. Emekli meslektaşlarımız tarafından, onurlu bir yaşama ulaşmak adına, TEMAD kurumsal kimliği altında sürdürülmekte haklı ve legal mücadeleyi destekliyoruz. Mesleğimizin ve meslektaşlarımızın sorunlarının er ya da geç çözüleceğine olan inancım tamdır ve tabi ki böyle mücadeleler biraz uzun soluklu mücadelelerdir. Meslek camiamız olarak kendimize verilecek değeri ancak ve ancak kendimiz arttırabiliriz. Kendimizi asla küçük göremeyiz, donanım olarak birçok meslek camiasından fazlamız vardır, eksiğimiz yoktur. Artık camiamızın çok büyük bir bölümü üniversite eğitimi almış eğitimli ve eskisine nazaran çok daha bilinçli bir kitledir. İçimizde yüksek lisans ve doktora yapanların sayısı hiç de azımsanamayacak düzeylere ulaşmıştır. Yazarlarımız, çizerlerimiz ve diğer meslek ve sanat erbaplarımız giderek artmaktadır. Ticaretle uğraşıp mali yönden çok güçlü konumlara gelmiş birçok meslektaşımız vardır. Demek istediğim camia olarak her yönden güçlenmeye devam ediyoruz, bu güçlerimizi işbirliği ve dayanışma duygularıyla birleştirmeli ve birbirimize her konuda destek vermeliyiz. TEMAD şubelerini okey ve konken oynanan kahvehane görüntüsü ve kültürsüzlüğünden kurtarıp, buraları birer kütüphane, birer kıraathane ve ailelerimizle birlikte sürekli uğrayabileceğimiz, çok özel günlerimizi geçirebileceğimiz birer kültür merkezi haline dönüştürmeliyiz. Buralarda istekli meslektaşlarımıza yararlı kurslar vermeli, akademik, bilimsel ve sosyal faaliyetler organize edilmeli, buralar toplantılar ve konferanslar düzenlenen yerler haline getirilmelidir. Aslında buna güzel bir örnek de vardır TEMAD Gölcük İlçe Başkanlığı bu anlatmaya çalıştığım ölçütlere en yakın şubedir. Örneğin kendim Türk milleti ve Türk tarihi konusunda birçok konferans verebilecek durumda olduğum ve bu konferansları başka yerlerde verdiğim halde ve yine Yazar Emrullah Özdemir kardeşimiz Ermeni meselesi konusunda başka yerlerde konferanslar verdiği halde, TEMAD şubelerinin hiçbirinden bizlere konferans teklifi ya da daveti gelmemiştir. Çalışan meslektaşlarıma tavsiyelerim ise; mesleklerini en üst düzeyde yapabilecek bilgi donanımına ve atılganlığa sahip olmak için çalışsınlar çünkü bilgi güç demektir, bilgi şanlı ordumuza en iyi şekilde hizmet edebilmenin de anahtarıdır. Mutlaka bir yabancı dil öğrensinler, çünkü bir dil bir insan, iki dil iki insan demektir. Mesai saatleri dışındaki zamanlarını doğru değerlendirebilmek için mutlaka gönül verdikleri bir uğraşları olsun. Mümkünse bir müzik aletini çalmayı öğrensinler, çok ama çok kitap okusunlar, unutmasınlar ki her kitap ayrı bir dünyadır. Mümkün olduğunca gündemi takip etmeye çalışsınlar, çünkü sosyal insan toplumdan kopuk yaşamaz. Meslek hayatı içerisinde çatışmayı, kıskançlığı veya münferit hareketleri değil, karşılıklı yardımlaşmayı ve işbirliğini esas alsınlar, bilinmelidir ki birleşirsek bir oluruz, iri oluruz, diri oluruz, ayrışırsak hiç oluruz.
  • Bana burada bu imkânı vererek duygu ve düşüncelerimi ortaya koymama vesile olduğunuz için size ve ekibinize tekrar teşekkür ederim. Herkese en içten sevgi, selam ve saygılarımla.
  • E.A. : Zaman ayırıp bizimle bu söyleşiyi yaptığınız için teşekkür ederiz.
Röportajı gerçekleştirenler: Emrullah Özdemir, Halil Ergenli
Kapak Resmi : Mustafa AYTAR

RESİM GALERİSİ

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 3089 defa Son Düzenlenme Pazar, 19 Temmuz 2015 09:14

Yorumlar   

0 #1 Özgün UYSAL 19-07-2015 15:42
Değerli kardeşim ve meslektaşım Hasip Sarıgöz'ü Türk Edebiyatı'mıza yaptığı katkılarından ve bizlere böyle eserler kazandırması nedeniyle yürekten kutluyor, başarılarının daimi olacağına inanıyorum. Şahsen de tanıma fırsatı bulduğum bu değerli insana selam ve sevgilerimi sunuyorum. Yolu her zaman açık olsun.
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile