All for Joomla All for Webmasters
Cuma, 05 Haziran 2015 00:05

E. Asb. B.A.S.E. Jumper Cengiz Koçak ile söyleşi

Öğeyi Oyla
(24 oy)
Uçmak için önce yürümeyi öğrenmeli insan
N

e zamandır yapmak isteyip bir türlü yap(a)madığınız bir şeyler var,  ne zamandır arzularınızı ertelediniz, bilmiyorum. Çocukların okulu, hanım "ne der", büyük şehir hayatının hay huyu, ehh... Bir de maddi imkânsızlıklar filan derken aslında hepimiz hayatı erteliyoruz, bilmem farkında mısınız?

Bu adam, bana kendimi neden kıskanç bir ortaokul talebesi gibi hissettiriyor, bilmiyorum ama takip edebildiğim kadarıyla bir gün Hakkâri Dağlarında bir gün levent'in göbeğinde koca bir gökdelenin tepesinde ya da çölde-denizde atlayış (base jumping) yaparken yüzünden hiç eksik olmayan kocaman gülümsemesi ve ender rastlanır içinden zeka fışkıran esprileriyle hızına yetişebilene aşk olsun dedirtecek türden bir meslektaşımız/arkadaşımız Cengiz Koçak.

Cengiz Koçak; 20 yıl asubaylıktan sonra istifaen-emekli(*) olmuş, uluslararası alanda tanınan bir paraşüt sporcusu. Öyle ki, bu türden adrenalin sporlarının Türkiye denince akla gelen ilk ismi olmayı başarmış bir arkadaşımız. Defalarca yurtdışı yayın kurumları da dahil olmak üzere haber olmuş, kendisi ile röportajlar yapılmış Türkiye'nin yüz akı.

Şimdi kendisiyle yaptığımız keyifli söyleşiyi sizlere sunuyoruz.
  • Emekli Asubaylar: Sevgili Cengiz Koçak; Kara Kuvvetleri'nden emekli bir piyade komando assubayısınız. Piyade ile yürüme eylemini birlikte düşünen eski bir deniz asubayı olduğum için lütfen hoş görün ama "base jumping" sporuna olan ilginizin kaynağı nedir?  Okuyucularımız için içinde TSK'da görev yaptığınız yıllara dair anılarınız da bulunan, hayatınızın 14 yaşında askeri okula girişten itibaren olan kısmından bahseder misiniz?
  • c kocak2Alman filozof Carl Jung'un bir kitabında özellikle erkek çocukların kişiliğinin 7 yaşında belirlendiğine dair kuvvetli ihtimalleri savunduğunu hatırlıyorum. Ya da Carl Jung'u bir çırpıda unutup Anadolu'ya dönelim ve ''7'sinde neyse 70'inde de o olmak'' söylemini hatırlayalım. Ben de 7 yaşımın 19 Mayısında babasının elinden tutmuş binlerce çocuk gibi Ankara 19 Mayıs Stadyumu'nda gösterileri izlemeye gittim. Gösterinin sonlarında gökyüzünde küçük noktalar gördüm ve babama sorduğumda oyuncak olduğunu öğrendim. 5 dakika sonra da babamın hayattaki ilk yanlışını tespit ederek kendi doğrumla tanıştım. Onlar oyuncak değil, biraz önce uçaktan atlamış insanlardı, çünkü yere indiklerinde normal insan gibi yürüyorlardı. Bu insanların paraşütçü diye anıldığını da arkada oturan ve yüksek sesle konuşan ama yüzünü hiç görmediğim amcadan öğrendim. Yüzünü göremeyişimin en önemli sebebi ise, paraşütçülerden gözümü ayıramamış olmamdı. O gün hayatımın kalanını belirleyen paraşütçü olma kararını aldım ve 14 yaşına gelince babamın bana sunabileceği imkânlarla paraşütçü olmayacağımı anlayarak askeri okula gitmeye karar verdim. Ailem çok karşı çıkmış olsa da ağlayarak ikna ettim ve sınavı kazanıp askeri okula kaydoldum. Bu işte bir terslik olduğunu ise İki gün sonra okuldaki battaniyenin altında ağlarken anladım. Okulu sevmemi sağlayan tek etken ise spor imkânlarıydı. Kros yaptım, sırıkla atladım, hentbol oynadım, hafta sonları devamlı cezalı olduğum için belki en iyi masa tenisçilerden biri oldum. Derslerden ve öğretmenlerden nefret ettim ama okul kütüphanesindeki kitapları da diyebilirim ki tek tek okudum. Sınıfta kaldım ama bir şekilde mezun oldum. Askeri okul disiplinine disiplinli bir şekilde kendi çözümümü buldum ve bu yüzdendir ki her fırsatta 5'inci katın penceresinden toplamda binlerce uçak attım hatta okul komutanına yakalanıp ondan da ceza aldım. Tek amacım komando olup paraşütle atlamaktı ve piyade sınıfını tercih etmekten başka şansım yoktu ama çok şanslıydım, benden başka tercih eden pek kimse de yoktu.
  • "Uçmak" için öncelikle "yürümek" gerektiğini anladınız böylece...
  • c kocak3Evet... Piyade Sınıf Okulu'na gittiğimde ise komando kurasına katılmak istedim ve 40 kişiye sadece bir komando kurası kalmışken elimi attığım torbadan Kayseri hava indirme tugayını çektim. Okul bitmeden ise bizim için açılan paraşüt kursuna katılarak ilk 5 atlayışımı yaptım. Hayatımda ilk defa bu kadar korkmuştum ve bu kadar çok güzeldi. Hava indirme tugayına katıldığım gün ise kendimi bir uçakta buldum ama atlamak için değil, Diyarbakır'a indikten sonra bölüğüme katılmak üzere Cudi Dağı'na gitmek üzere. O günden itibaren 3 yıl boyunca 1992 – 1995 Hava İndirme Tugayı'nda Komando Tim Komutanı olarak çalıştım ve Tunceli dışında ve Irak'ın kuzeyindeki dağlar dahil bütün Güneydoğu dağlarını yürüyerek, çatışarak, aç kalarak, arkadaşlarını kaybederek, bacağı kopmuş Er'ine moral vererek vs. vs. binlerce vakayla dolaştım. 3 yıl bitince gizlice katıldığım Atlatıcı Öğretmen Kursu'ndan mezun olarak Paraşüt Kurs Bölüğü'ne atandım. Kursa gizli katıldığımı anladıklarında çok geçti, çünkü yönetmeliğe aykırı olarak 11 atlayış yapmıştım ve şikâyet etmemem için diploma vermeleri gerektiği konusunda tehdit ettim. Kimse benden korkmadı ama ne kadar istediğimi görünce de vermeden edemediler. O yıllarda Serbest Paraşüt Kursu, Silahlı Kuvvetler Milli takımı, Türk Milli Takımı hikâyem başladı ve 14 yıl sürdü. Binlerce subay asubay paraşütçü yetiştirdim ve on binlercesini de uçaklardan attım. Bu dönemde yurt içi ve yurt dışında çok sayıda yarışmaya katılarak hem silahlı kuvvetleri hem de ülkemi temsil ederek madalyalar ve kupalar aldım. 2007 veya 2008 yılında da Genelkurmay Başkanı tarafından yılın sporcusu olarak ödüllendirildim. Görev hayatım boyunca Siirt Komando Tugayı, Gökceada Komando Alayı ve Nato Kolordusu'nda görev yaparak 20 yıl dolduğunda Türk Ordusuyla yollarımı ayırdım.
  • E.A. : Terörle mücadelenin en yoğun olduğu dönemde uzun yıllar komando timlerinde görev yaptınız. Bu döneme dair hatırladıklarınız, anılarınız ile sizi  "siz yapan" bu günkü Cengiz Koçak'a dair o yıllardan neler kaldı?
  • Komando tim komutanı olarak çok şey yaşadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Anılara girmek yerine öğrendiğim şeylerden en önemli olanları söyleyebilirim. Birincisi ve bence en önemlisi, komando'nun gerçek tanımıdır ki o da; Her şeyin bittiği yerde yeniden başlayabilecek düşünce yapısına sahip olmaktır.  Gerçek ve benim olan yaşamın ise ancak ya sevdiğim hayatı yaşamak ya da yaşadığım hayatı sevmek olduğunu da anladım. O yüzden yaşadığım bütün zorlukları fırsat bilip yürekten sevdim.
  • E.A. : Görev yaptığınız yıllar boyunca özellikle yabancı dile olan ilginizi hiç kaybetmediniz. Hatta ABD'ye "asubay akademisi"ne gönderilen ilk grupta yer aldınız. Bu dönemde yaşadığınız deneyimlerden bahsedelim isterseniz. Asubayların durumu özelinde bizde olan ama batıda olmayan ya da batıda olan ve bizde de olmasını arzu ettiğiniz neler vardı?
  • İlk olarak Makedonya'da bir NATO tatbikatına gönderildiğimde anladım ki, oraya gelen belki de en iyi paraşütçülerden biri bendim. Yine şunu anladım ki, bunu anlamak için Türk Ordusunun bir asubayı olarak bana sistematik olarak diretilen "eziklik psikolojisi"nden bir an önce çıkmalıydım, çünkü ezik olamayacak kadar bilgili, mesleğinde profesyonel ve yetenekliydim. Daha önemlisi ise öğrenmek ve daha ileri gitmek için her an hazır ve meraklıyım. Yani bunu bana anlatacak bir sistem maalesef bizde olmayıp orada (onlarda) olan bir şeydi. Hatta atlayış yapan diğer ülke paraşütçüleri yanlış hesaplardan dolayı sağa sola dağılmış hatta generallerin makam arabalarının camlarından içeri girmişken iniş alanının tam ortasındaki hedefe indiğimde yanıma koşan Türk general bana sarılırken ağlıyordu ama aynı general 15 dakika sonra kodlandığı biçimde bana 'asubay' gibi davranmaktan da geri kalmıyordu.
  • E.A. : Bu da, bize has ezberlerin acı bir tezahürü olsa gerek...
  • Sanırım... Amerikan Asubay Akademisi'ni ise spor testlerinde yüzde 270 dereceyle demir adam brövesi alarak bitirdim ve 208 Amerikalı içinde tek yabancı olmama rağmen akademiyi 3'üncü olarak tamamladım. Hiç ders çalışmadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Çok zeki olmadığıma da eminim. Tek anladığım şey şu ki; Türk Ordusundaki asubaylar dünyadaki bütün orduların asubaylarından daha eğitimli ve daha bilgilidir. İngiltere'deki eğitimim döneminde de aynı şeyleri yaşadım ve gördüm. Daha sonra Bosna Hersek ve Afganistan’da görev yaptığım yıllarda dünyadaki birçok orduyla çalıştım ve yine aynı gerçekle karşılaştım. Hatta yine Amerika'da hoca görev verdi ve Amerikan askeri tarihinden bir savaşı çalışarak sınıfa sunum yapmamızı istedi. Herkes Amerikalı olduğu için onlar için makul bir görevdi ama ben neden Amerikan tarihinden bir savaş seçmeliydim. İtiraz edip, Türk Ordusu'nun tarihinden bir savaş seçmek istedim, reddetti.

    Ben de sunumumu Amerikan ordusunun Kore Savaşındaki Türk Tugayını anlatarak yaptım. Bu da yine benim değil, bizi yetiştiren sistemin bize kazandırdığı pratik zekanın bir ürünüydü.

    • E.A. : Fakat bu kadar iyi olmamıza rağmen  bu kadar sorun olmasının sebebi nedir? Onlarda olup bizde olmayan ya da tersi olan şeyler nelerdir?
    • Bence bütün yetkiyi kendine toplayıp, sorumluluğun tamamını asubaya yıkan "subay zihniyeti" bu konuda önemli bir başlıktır. Amerika'daki zeki üç arkadaşımdan birine neden subay olmadığını sordum, çünkü öyle bir şansı vardı ve cevabı ilginçtir; "çok sorumlulukları var" dedi. İngiliz ordusunda ise kıdemli astsubayların bir kıdemli subaydan daha çok etkisi olduğuna defalarca şahit oldum.

      Diğer problemlerimizden birinin de generallerimizin inisiyatif kullanamayacak kadar terfi kaygısında ve konfor arayışında olduğunu düşünüyorum. Ayrıca dünya ordularında olup bizde olmayan bir başka şey ise, rütbenin sadece rütbeyi temsil ettiği gerçeği. Biraz daha açayım, biraz da kültürümüzden kaynaklanan nedenlerden dolayı biz rütbenin sahibini de çok önemsiyoruz. Esas olan rütbeyse ve kanunla yetkileri belirtilmişse kimin taşıdığının ne önemi olabilir? Buna önem atfediyorsak taşıyan kişinin kendini rütbesinin altına değil, önüne koyduğu bir egodan söz edebiliriz. Yani en azından ben söz ederim.
  • E.A. : Biraz sporcu kimliğinizden bahsedelim. Yaptığınız spor Türkiye için oldukça yeni ve radikal, bir o kadar da tehlikeli.  Biraz bu konudan bahseder misiniz?
  • c kocak4B.A.S.E. jump sporu; "Building, Antenna, Span, Earth" yani Bina, Anten, Köprü ve Uçurumlardan yapılan paraşütle atlama sporudur. Ayni zamanda dünyanın en tehlikeli ekstreme sporu olmasıyla da ünlüdür. İki yıl önce evinde kaldığım Avusturyalı bir arkadaşımla sabah erkenden atlayışa gittik ve bir uçurumdan atladık. O gün o atlayışta arkadaşım kaza yaparak hayatını kaybetti ve onun evine aynı akşam yalnız döndüm.

    Tehlikesini bilmeme rağmen karşılaştığım ilk gerçek tecrübe odur ama sonrakiler de oldu. Gecen yıl bir atlayışta 2 dakika içinde 4 defa artık bitti dedim ama savaşmaktan vazgeçmedim.

    "Hayatta kalmamın tek sebebi de vazgeçmemiş olmamdı."

    Sonuç olarak evet çok tehlikeli ama tehlike sporun kendinden çok, sporcuyla alakalı. Sporun bilimini takip edip onu iyi öğrenip araştıran ve yeniliklere açık bir sporcu olarak sınırlarınızı da biliyorsanız, güvenli olduğunu söyleyebilirim.  Uçaktan atlama, bungee jumping, yamaç paraşütü sporlarıyla karıştırılır.

    Türkiye'de bu sporu yapan toplam 8 kişi olmasına rağmen profesyonel anlamda yaşamını bu sporla sürdüren tek "Base Jumper" benim.

    Bu nedenle de TRT HD kanalında "Probaser 2014" (Profesyonel Atlayıcılar, Mesleği Atlayıcı Olanlar) ismiyle yayınlanan ben ve sporumu anlatan iki bölümlük belgesel yaklaşık bir yıldır yayınlanmaktadır.

    Dünyadaki yaklaşık 16 ülkede Base jump atlayışları yaptım ve Türkiye'de de bulduğum her yerden atladığımı söyleyebilirim. Atlanabilir yerlerin yüksekliği 40 metreden sonsuza kadar değişebilir. Hatta gecen yıl atladığım cami minaresi 42 metredir. Uluslararası yarışmalara da her yıl davet edilen bir sporcu olarak en büyük problemim, bir sponsorumun olmamasıdır. Hatta şöyle bir hikâye anlatayım; Avrupa'daki bir dünya şampiyonasına dünyadan davet edilen 20 sporcudan biriydim ama sorun şu ki masrafları kendim karşılamak durumundaydım. Beş gün kalana kadar hiçbir yerden destek alamadığım gibi gitmekten de vazgeçmedim. Bir kafede otururken arkadaşım arayarak durumu sordu. Telefonda ona, çözüm bulamadığımı ama birazdan eve gidip paraşütümü alıp gerekirse otostopla gideceğimi söyledim ve beni vazgeçirmeye çalıştı. Telefonu kapattık, yan masada oturan bir hanımefendi kulak misafiri olmuş, bana detayları sordu. Anlattığımda bana hemen orada uçak bileti aldı ve ben gidip 4'üncü oldum.

    Bu yıl hatta iki gün sonra yine bir başka dünya şampiyonası var ve uçak biletimi ancak dun halledebildim. Bu arada yaklaşık 20 gündür İran’dayım ve James Bond'un "Sky Fall" filmindeki biri kadın iki dublöre Base Jump eğitimi veriyorum.  Uçak bileti sorununu da zaten bu defa onların yardımıyla çözdüm.
  • E.A. : Yurt dışında paraşüt sporu ve serbest atlayış konusunda özellikle gençlerde yoğun bir ilgi olduğunu biliyorum. Türkiye'de bu spora dair ilgi ne durumda?
  • c kocak7Türkiye extreme sporlar konusunda dünyayı geriden takip eden bir ülke. Gençlerde bu spora dair ilgi çok olmasına rağmen yapmak için harcamak gereken enerji ve zaman ortaya çıkınca genellikle vazgeçiyorlar.

    Para da önemli bir etken ama ben inanmış bir insanın paraya inanmayacağını çok iyi bilen biriyim.

    Bana öğrenmek için ulaşan insanlara öncelikle skydiving (serbest paraşüt atlayışı) tecrübesini soruyorum. Yeteri kadar sayıda uçaktan atlayış yapmışsa, ikinci ve en önemli soruma geçiyorum. Ölmeye hazır mısın? Hazırım derse ona iki video gönderiyorum. Şu ana kadar hepsi vazgeçti. Çünkü ölmeye hazır olduğunu bir kafedeki masada ya da telefon mesajında söylemekle izlediğin videolardaki ölüm vakalarının karşısında kendine itiraf edebilmek başka şeyler.
  • E.A. : Kathryn Bıgelow'un 1991 yapımı "Breaking Point" (Kırılma Noktası) filmini bilirsiniz. Çalışmayı reddeden ve dönemlik banka soygunlarıyla mevsimsel olarak sörf yapabilecekleri en iyi dalgayı arayan bir grup adamın aralarına giren FBI ajanını anlatır. Bir süre sonra FBI ajanı (Keanu Reeves), onların hayata dair bakış açılarından o kadar etkilenir ki, onlar gibi olur. Her spor dalında olduğu gibi paraşütle atlamanın da kendine dair bir felsefesi olduğuna inanırım. Sizi bu sporu yapmaya iten ve besleyen bir bakış açınız var mı?
  • c kocak6Ben var olduğumu, evrenin ve doğanın bir parçası olduğumu ancak bu sporu yaparken hissediyor ve yaşayabiliyorum. Bu sporun herhangi bir şeyiyle ilgilenmediğim ve uzak olduğum her an benim için sadece "stand- by" (asıl yapmak istediğim şeyi beklemekle geçirdiğim zaman).

    Herhangi bir objenin tepesine çıkıp atladığım an yere inene kadar geçen sure bir zaman tüneli bence. Zamanın sadece benim için var olduğu bir zaman tüneli. Yani ben atladığım zaman aslında zaman duruyor. Dünya duruyor. İnsanlar duruyor. Ben bir objenin tepesinden yere değil, o tünelin içine atlıyor ve bütün hücrelerime kadar kendimi ve çevremdeki her şeyi mikroskobik ölçüde izleyip, inceleyebiliyorum. Her indiğimde de kendim ve evren ve zaman ve her şey hakkında atladığım bir dakika önceye kıyasla artık daha çok şey biliyorum.  Exupery'nin "Kale" kitabının temeli de aslında bahsettiğim bu konudur; "İnsan yaşamdaki her şeyi uğraşı üzerinden öğrendiğinde gerçek öğrenim sağlamış olur" der ve ekler; "işte bu yüzden işini iyi yapan bir çiftçiyle bir savaş pilotu arasında hayata ve kendine dair bilgi sahibi olmak konusunda hiçbir fark yoktur".
  • E.A. : Felsefeye olan yakın ilginizi biliyoruz. Bu bağlamda havada olmak, sizin deyiminizle "koca gökyüzünde bir kara nokta olmak" size ne hissettiriyor? İnsanın varoluşunu sorgulayabileceği en ferah alanı kullanıyorsunuz, zira.
  • Ben neşeli bilgiye inanan biriyim. Bu neşeli bilginin en neşeli kısmı da evrendeki soluk mavi bir nokta olan dünyanın içinde, soluk siyah bir nokta olduğumu bilmek. Aslında hiç ama hiç önemli değilim ve tam da bu yüzden özgürüm. Daha basit bir anlatımla söylemem gerekirse; Bir kral; her sabah kral olarak uyanmak, her gün kral gibi yaşamak, her akşam kral gibi uyumak zorundadır. Elinden özgürlüğünü alan şey ise tebaasıdır. Ben kendim olarak uyanıp, kendim olarak yaşayarak, kendim olarak uyuyabilirim.

    Çünkü ben sadece Cengiz'im ve sadece bu yüzden özgürüm.
  • E.A. : Sizi ve yaptığınız spor dalını yakından takip eden genç meslektaşlarımız olduğunu biliyorum, onlara ne söylemek istersiniz?
  • Asla yapmasınlar!
  • E.A. : Nasıl?
  • c kocak5Yapmasınlar hatta dünyada base jump sporunu anlatan bir tek kitap var ve bu kitabin ilk 25 sayfası da bu sporu yapmayın der. Ama gerçekten yapmaya hazırlarsa iyi bir skydiving eğitimi alıp bana ulaşsınlar.

    Ama iyi bir skydiving eğitimi de Türkiye’de ilginç bir konudur, çünkü öyle bir şans artık yok. Türk Hava Kurumu'nun son 20 yılda Türk sportif havacılığına vurduğu derin darbeler sonucu maalesef bu spor da can çekişiyor. 1998 yılına kadar dünyanın en aktif havacılık kurumuyken bir anda yönetimin değişmesi vs. sebeplerden dolayı her şey durdu. Tam anlamıyla durdu. Sebep parasızlık vs. değil, şu an yolsuzluktan hapiste olan THK Genel Başkanı, Atatürk’ün Türk gençlerine havacılığı sevdirmekten başka hiç bir nedeni olmaksızın kurduğu kurumu çok ama çok yanlış yönetti.
  • E.A. : Asubayların özellikle 2011-2012’den itibaren Türk toplumunun gündemine uğradıkları haksızlık ve adaletsizliklere tepkileri ve mağduriyet öyküleri ile yoğun bir şekilde geldiği biliyorsunuz. Yoğun faaliyetleriniz arasında bu gündemi ve TEMAD’ı takip edebiliyor musunuz? Özellikle TEMAD Genel Başkanlığı'nca ortaya konulan hak arayışı ve mücadele yöntemini nasıl değerlendirirsiniz?
  • Açıkça söylemek gerekirse ben, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne inancını yıllar önce kaybetmiş biriyim. Emekli olmamın en önemli sebebi de inancımın olmamasıdır zaten, haliyle emekli olduğum andan itibaren silahlı kuvvetlerle direkt ya da endirekt ilişkisi olan her tür yapıyla bağlantımı kopardım. Hatta emekli olduğum gün Hindistan'a gitmeden önce sadece komando berem ve bir talimnameden kopardığım iki sayfa dışındaki her şeyi bir dağ evi şöminesi önünde şarap içerek yaktım. Son yıllarda duyduğum gelişmelerden dolayı aslında merak etmiyor değilim, hatta katkı sağlayabilecek bir şeyler yapabileceksem elimden geleni de yapmak isterim.

    Şöyle bir şeyi de belirtmek isterim ki savaşma konusunda izlediğim yöntem; yanlışın karşısında durmaktansa inandığım doğruyu her gün uyanıp bir önceki günden daha iyi yapmaktır. Bu çerçevede her an her tür desteğe şüphesiz hazırım.
  • E.A. : Sizin asubay olduğunuzu bilen özellikle sporcu çevrenizde asubayların uğradığı haksızlıklar ile ilgili nasıl bir yaklaşım gördünüz?
  • Yıllar önce Silahlı Kuvvetler takımındayken subay olan antrenörümün seçmede daha iyi derece yapmış olmama rağmen benim yerime bir subayı takıma almasından tutun da yüzlerce çifte standart uygulamayı zaten yaşadım.  Haliyle aslında bildiğiniz içerden biriyim ama dışarıdaki insanlar hasbelkader emekli asubay olduğumu öğrendiğinde konuyla ilgili en ufak bir fikirleri varsa hemen emekli olmakla doğru yaptığımı söylüyorlar. Demek ki içerde değil, dışarıda da bilinen bir konu şüphesiz.
  • E.A. : Meslektaşlarımız sizi Ulusal Kanal'da yayınlanan konusu asubaylar olan "Ceviz Kabuğu" programı ile tanıdı. Siz toplumda alışılagelmiş asubay tanımlamasının ötesinde her fikrini bir kitaba ve düşünüre dayandıran ve bir çok entellektüelin bile gıpta edeceği bir asubay profili çizdiniz? Bunun sırrı nedir?
  • c kocak8Yıllar önce yani yaklaşık 2012 yılında NATO kolordusunda görev yaparken binanın dışına hava almak için çıktığımda genç bir asubay arkadaş yanıma geldi ve “komutanım bugün hasbelkader sizin sicil dosyanızı karıştırdım. Çok merak ediyorum o kadar şeyi ne zaman yaptınız" şeklinde bir soru sordu. Ben de cevaben; “sen televizyon izlerken” dedim.

    Emekli asubay abilerime iletebileceğim herhangi bir şey olamaz, haddim değil. Ama muvazzaf asubaylara ve özellikle gençlere söylemek istediğim şeyler var tabii. Mesleklerinin bütün detaylarını ve her şeyini öğrenmeden hayatta hiçbir şeye merak duymasınlar. Önlerinde çok değerli ve değerlendirilmeyi bekleyen uzun yıllar var ve bunun sırrı görevini çok iyi yapmak. Bilmeden yapmak gibi bir şansları da yok. Her sabah uyanıp; "yeni bir şeyler var mı" merakıyla kışlalarına gitsinler.

    "Sevdikleri hayatı yaşamıyorlarsa yaşadıkları hayatı sevsinler derim."

    Meslekteki 5'inci yılımda paraşüt konusunda da yavaş yavaş istediğim yerlere geldiğimi fark ettiğimde başka bir şey yapmam gerektiğine ve burada durmanın yanlış olacağına karar verdim ve dünyayı gezmek istediğimi bildiğimden, yollar aradım. Konuştuğum herkes ve abilerim asker olarak mümkün olmadığını söylediler ama ben bir şekilde bir İngilizce sınavı olduğunu ve yüksek not alırsam, bunun sayesinde bütün dünyayı olmasa da birçok yeri görebileceğimi anladım. Sınava başvuru yaptım ama İngilizce bilmiyordum. En doğru hazırlık sistemi neyse onu satın aldım. 9 ay boyunca her gün en az 4 saat ders çalıştım. Gece 02.00 de bile eve gelsem 4 saat çalışıp sabah 06.00 da uyuyup bir saat sonra mesaiye gittim. Karşıdaki evlerden birinde ben uyurken ışık yanıyorsa, o ışığın olduğu evdeki de bu sınava çalışıyorsa ve ben şimdi uyursam o benden daha çok çalışacağı için beni geçecektir diye düşünerek, gerekirse o ışık sönene kadar çalışmaya devam ettim. Saatimi 6 saat 50 dakika geriye ayarlayıp her baktığımda saati hesaplamaya çalışırken ders çalışmam gerektiğini de hatırladım ve kenara çekilip cebimdeki notları okudum.

    Bu arada saatim hala 6 saat 50 dakika geriden gider. Alışkanlık.

    Sınava girdim ve 2'inci oldum. Bir ay sonra İngiltere’deydim. Sonra 44 ülke dolaştım. Dünya değil ama az da değil sanırım. Çok yetenekli biri olduğumu söyleyemem ama istekleri konusunda kendinden emin biri olduğumu söyleyebilirim. Ben hayatım boyunca hep meraklı ve öğrenme isteği olan biri oldum. Kitap okumak istiyordum ama amirlerim hatta asubaylar bile bundan rahatsız oluyordu. Ben de kitaplarımı kaybetme pahasına her gün evden çıkarken okuyabileceğim kadar sayfayı yırtıp cebime koydum. Mesai saatinde tuvalete bile gitsem orada her gün o sayfaları yani kitap parçalarını okuyarak bir kitaplık dolusu kitap bitirdim. Su anki kitaplığımda çok kitap olduğunu gören insanlar en az bu kadarını da okuyabilmek için yırtmak zorunda olduğumu bilmezler.

    Duma'nın "Monte Kristo Kontu" kitabı da filmi de ilginçtir. Bir yerinde der ki; “sahip olduğun her şeyi kaybedebilirsin, sadece bilgin senindir” ben buna inandığım için ev araba, eşya vs. hiç bir şeye sahip olmaksızın bilginin ve evrene dair tecrübelerin peşinde koşan, gerçekten de maddi anlamda hiç bir şeyi olmayan biriyim.

    İlginçtir ki hiç bir şeye de ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Sistem de zaten beni kandıramayacağını anlamış olacak ki artık “bak buna ihtiyacın var” demeyi bıraktı. Yani Nişantaşı’nda oturuyorum ve her sabah Türkiye'nin en göz alıcı vitrinlerinin önünden geçiyorum. "Yüzümde Franz Kafka’nın vazgeçmiş gülümsemesiyle ben o vitrinlerde hiç bir şey görmüyorum."
  • E.A. : Son olarak genç muvazzaf arkadaşlarımıza bizim aracılığımızla iletmek istediğiniz mesajınız var mı?
  • Büyük kızım Asmin okuma yazma öğrendiğinde ona hediye olarak bir yıllık bir çocuk dergisi aboneliği almıştım. İlk gelen derginin üzerine “insanı en çok bilgi güzelleştirir” yazdım.  Genç arkadaşlara da derim ki; "en iyi öğretmen macera, en iyi okul oyun, en şık kıyafet bilgidir." (Altiora Peto)
Röportajı gerçekleştirenler: Mustafa C. SADAKOĞLU, Halil ERGENLİ
Kapak Resmi : Mustafa AYTAR
(*) Emeklilikte yaşa takılanlardan hizmet yılı dolduğunda istifa ederek emekli maaşı için yaş sınırını bekleyenler için kullanılan tabir.

http://www.cengizkocak.ws/
https://www.youtube.com/user/jengiskojak
http://www.haberler.com/1000-metreden-yedek-parasutsuz-atladi-3909483-haberi/

Ek Bilgi

  • Facebook Yorum:
    Share on Myspace
Okunma 8292 defa Son Düzenlenme Cuma, 12 Haziran 2015 19:07

Yorumlar   

0 #2 Hüseyin eken 20-06-2016 22:34
Cengiz abim fort benning de bana çok yardımcı oldu.Tanıdığım en bilgili başarılı insandır.Kendisini tanıdığım için çok şanslıyım kendisiyle gurur duyuyorum.
Alıntı
0 #1 mehmet lafcıoğlu 05-06-2015 00:56
Önce okumadan beğendim sıradan söyleşidir diye :) sonra face denen illetten arattım bir sürü cengiz koçak çıktı
Sonra okuma ihtiyacı hissettim okudum
Bende o cesaret ne gezer ilk uçağa 2014 te bindim hala bacakların titriyor rüyalarına giriyor bu kardeşimi tebrik ediyorum
Beni facede ekleyip cesaret dersi verirse sevinirim
Alıntı

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile